Ne zamana kadar giden bir hayatım olur bilinmez, kimse de bilemez ama, günün birinde kızlarımın aklı yerine geldiğinde ve benim onların yanında olmadığım bir zamanda bu satırlarımı okuyup beni azda olsa anlamaları içindir.

Yapılacak çok şey varken, kaçılacak mekanları aramaktır çaresizlik dedikleri. Sorarsınız kendinize, neden gelmişsinizdir dünyaya? Diğer taraftan, alacaklı hayat zamanları her daim sizi daha derinlere çeker. Kalırsınız orada, durmak istemeyi sevmeden. Ufak bir alın yazısı dersiniz, ne de olsa bu gün bitecek ve yalnızlık dolu yeni bir gün başlayacaktır.

 

Kalmanın yada gitmenin yokluğunda yaşanan en acı olgu, düşüncelerinizin belki hayata geçmesi. Çığlık çığlığa uyandığınız uykulardan, bir bardak su getireniniz olmama endişedir hayat. Hayat siz istedikçe dönecek değil, zaten olan biteni bildiğiniz halde, yok oluşa, bilinmezliğe giden karamsarlığınızın durduğu noktada olacaksınız.

 

Bir kanepe düşünürüm, üzerinde tahtakurularının kanımı emmek için sıra bekledikleri, çekmecelerine sırtınızı dönmeden uyumak zorunda olduğunuz. Zira, içinde bulunan ekmeklere anca bu noktada ulaşamayan fareleri bilirsiniz. Bir olgudur, nimettir, ardını veremezsin. Sofrada kaldığında ağladığını bilirsin. En yoklukta, ağlayacak bir lokma olmayacağını da bilirsin. Hep bilinen gerçekler, misyoner yalanlarına döner. Misyonerler döner, milyonlar inler. Bir kişi ardında binlerin gelmesi, en karanlık uykularında yapayalnızlığın oluverir. Kimse sana seni, sen kimseye kendini vermezsin. Medetsizlik dediğiniz, kalanların ayakta durmasından ibaretse, gidenlerin asaletinde kırılmış kalpleri onarmak kimlerin boynuna vazifedir?

 

Yıllardır aynı kürede, çekişenlerin derdine derman olmasını göremedim. Gördüğüm tek acı yavaş ve sessizce silinmekten ibaret nedense.

 

Bir kızıl dünyam vardı. Sen dersin Mars, ben derim su. Ekmeğin katısını alan, hamuruna tazelik katan, çayına dem, terine helallik katandır. Su, ekmekten öte olamasa da, her ikisini bir kaba koyamayanları da yaşadım.

 

Tek gözlü bir odanın iki prensi ve bir kraliçesiyiz. Bir kanat altında yaşayan iki üvey evlat. Karındaşız ama özden öteyiz. Yokluğu biz, varım diyenlerin gölgesinde yaşarken, en kırsal anlarımızda tattığımız sevgi, tuğla taşı ile ayakta duran kanepe ve birkaç kuzine kapağının içerisinde.

 

Soğuk bir kış günüydü. Annem her zaman akşam dokuz olduğunda yatar, abim bir kenarda derslerini çalışırken ben kuzinenin yanında minder üstünde küçük el radyomu tamir etmekle uğraşırım. Yine böyle bir günde, kuzine sobasının yanında oturuyorum. Sobada, mahallemizin manavından çaldığımız meyve kasaları yanmakta. Kibritçi kızın kibritleri gibi yanan ve sönen bu sobayı beslemek pek o kadar kolay ve kalıcı bir iş değil. Sadece ısınan bizlerde değiliz. Sobanın hemen yanında bir fare deliği var. Evdeki diğer onbeş delikten sadece bir tanesi. Sıcağı gören çıkacak, onlarda nimetlenecek ya, bir tanesi yolunu şaşırmış sırtıma girdi. O titremeyi bilirim. Orada öylece dona kalmayı. Bilirim onların hikayesini çünkü. Nefesleri ile üfleyip, kolunuzu, burnunuzu yada kulağınızı yerler. Bu korku ile uyumanın tek sevindirici tarafı annenizin ve ağabeyinizin yanında olması.

 

Annemin yatağı demir sedirden yapılma. Annemin dediğime bakmayın. Evde olan 5 demirbaştan biri o. Diğerleri, bir kanepe, bir televizyon dolabı, bir soba ve yerdeki hasır. En varlıklı günlerimizde evimizde olan beş demirbaş. Annemin yatağı diyordum ya, demirleri çürümüş, ayakları yamulmuş, altı fare pisliği, misket böceği, bok böceği, kara fatmalar ve çürümüş hasırlar. Çürük tellerin üzerinde, demirleri ayakta tutmak için koyduğumuz tahtalar. Çok soğuk olduğu günlerde, sobayı yakabilmek için kırıp odun yaptığımız tahtalar. Bu yokluktu bizim asaletimiz.

 

Babamız başımızda sağ olduğu günleri pek fazla hatırlamam. Bildiğim sağlığında iyi bir insan olması, hastalığında ise, sadece yaşamak için kimsenin kalbini kırmamasıydı. Babam yerde yatardı ve yatağı çoğu zaman yerden kalkmazdı. Üzerinde bir yorgan örter, annemin kolunun arasında hep onu seyrederdim. O yaşına ve o hastalığına rağmen babam, evimizin vazgeçilmezi, direği, ayakta kalmamızın timsaliydi.

 

Bazen benim sebepsiz dediğim, onun canının acımalarını duyar uyanırdık. Kalp atışlarını duymayı çok özlediğim, dizlerinde uyuyamadığım babamdı o. Babamı anlatabilecek kabiliyetim olsaydı belki, şu anda boş bir odada, insanlardan ve olaylardan kaçmak adına bu satırları yazmazdım belki. Bildiğim doğru, beni bu güne getiren yokluğun, ileride yokluk çektirmeyecek evlatlarımın yanında olmamı sağlayacak.

 

Ne zamana kadar giden bir hayatım olur bilinmez, kimse de bilemez ama, günün birinde kızlarımın aklı yerine geldiğinde ve benim onların yanında olmadığım bir zamanda bu satırlarımı okuyup beni azda olsa anlamaları içindir.

 

Şimdi yalnızım. Canımın en değerli parçası gene bende uzaklarda kendi ailesinin yanında beklemektedir. Benim onu sevdiğimi anlaması, anca benim onların arasında olmayacağı zamanlarda olacak belki.

 

Eşim, hayatım, sevgim, sevgilim, derdim, dermanım şimdi hepsi onlar. Doğmamış kızım, adını sevdiğimin adına eklediğim Handenur’um ve eşim. Hande’m.

 

Çaresizliğimde yanımda olmayan, dar günümde o sözü hep unutan sevgim. Adına şiirler yazdığım, yerine kimseyi koyamadığım yalnızlığım o benim.

 

Babam; bir efsane idi. Yakılıp giden onca şeyin en sağlam yerinde duran ve

 

--- *** ----

 

Aralık, ama ne aralık? Bu kapının bu denli sağlam kilitlenmesine neden ben miyim? Cadı kazanı bu hayat. Tam bir cadı kazanı. Kazanın içinde yalandan hikayeler, kurbağa bacakları. Tütsüsü olmuşum, başım avare.

 

Aramadığımızda, kaçarız. Kalmak isteyip gittiğimiz anlar bunlar. Her yanımız kör kuyu, her attığımız adım derinlerden gelen öfke.