En afallayacağınız konu da, kimlerdensiniz dendiğinde cevabınızın ne kadar tatmin edeceğidir. Şimdi sorsalar, bilmen kimin oğlu, şu vekilin yeğeni, anasının kuzusu hepsi kocaman bir eyvallah olur. Dedik ya kravatını bağlama şeklinin ne anlamı olur. Kimsin denilene en güzel cevabım, Eskişehirliyim amca. Yukarı Kalabak Köyünden İsmail. Al işte aranılan cevap budur.

İçinde onca yaşanmışlık, onca düzen karamsarlığı varken nereden gelir bu güler yüz başta hiç anlayamadım. Uzaklardasınız –ki ben buna bana göre uzaklık diyorum-. Uzakları anlayamayacak kadar derinlerdesinizdir ama bu sizin bilginize, sizin yakınlığınıza göre görecelidir.

 

Her aksaklığımıza bir düzen kuruveririz de, hayatı aksaklıklarla dolu olanları sürekli eleştiririz. Aynaya falsolu bakar, direkt bakarsak cibilliyetimizi göreceğimizden çekiniriz. O aynada karşımızdaki bütünlüğün bir bedenden ibaret olmadığı, aynanın yansıtamayacağı karakterimiz, ruhumuz ve ananemiz olduğunu genelde upuzun bir es olarak bırakıveririz.

 

Nice yollardan geçip giderken, “-vay canına bu da mı böyleydi” derken, sebepsizlikler alır götürür bilemeyenleri. Bilenler de, bir adam sendecilik –bana faydası olmayan köy muhtarın kulaklarını çınlamasına neden. Kara düzen değil, körün gözü değil, ite kaka hiç değil. O dediğin gibi işte, saldım çayıra meylam kayıra. Sözlerin bile belli tonlarda söylendiğinde acı veya mutluluk verebildiği bilindiği gibi, yazılanlarında kimine doğru kimine saçmalık gelebilme bütünlüğü gibi hayat. Hele ki, o hayat içinde başrollerde siz varsanız, sizin uzaktan yüksek bir tepe, engin bir dağ gibi görenlere diyebilecek az söz üretiriz.

 

Manayı ararken kelimelerin içinde, kalbinin niyetini ortaya koyarak düşündünüz mü yazılanları hiç? Herkesin kelamı kendi çapında ünlü ve her yazan kendini yazar istemeden. Her okuyan da sıkılmıyorsa, elbet vardır medetsizliği, garezi yada sevgisi. Bilemezsiniz. Kötü tarafı da bilmeye çalışırken tökezlenip gidersiniz.

 

Desem ki ben, hacım dur ben sana Hankaraağaç Köyü’nde yaşadıklarımı anlatayım, benim anlatabilme kabiliyetim değil, senin anlayabilme kabiliyetine ihtiyacımın daha çok olduğunu bilirim. Dön dolaş, gez toz, lügatları karıştır topu topu anca kelime hazneni dökersin ortaya. Mirasından gelen milyon kelimeyi toplasan, hepsiniz imla kurallarında yan yana dizsen, uzun yıllar insan kaynakları, halkla ilişkiler okusan da, anlatabileceğin kalbinin ışığını yansıtabileceğin seviye kadar ha var ha yoktur.

 

Mehmet Amca ne siyaseti bilir ne ekonomik krizi. Bugün evine aş götürebildi mi, kışın yakacak odununu buldu mu, ikindi vaktini kaçırmadı mı, torunu İstanbul’da kıt kanaat okurken, benim torunum mühendis oldu diyebilecek mi? Tüm sıkıntısı budur. Bir Allah’ın selamına, bir nerelisin evladım demesine hamdolsun dede sağlığına duacınım sözünü duydu mu? Yada siz birilerine bunları hissettirdiniz mi? Gitmesek de, görmesek de o köy bizim köyümüzdür diye şarkılar söylerken, o gidilmeyen görülmeyen köy halkı için tırnağını kıpırdatma duygusu neden aşılanmaz ki? Çok geç başlamışlığın olduğu hazin bir burukluğunuz olsa da, gidip gördüğünüz zaman, sizden önce benimle şehirden gelip böyle konuşan olmadı sözünü duyduğunuzda afallıyorsunuz. Yahu ne bileyim; üzüleyim mi, sevineyim mi? Ben mi çok geç başladım, yoksa onlar mı bizleri çok bekledi. Tek gerçek var, hayat o şarkılardaki gibi gidilmeyen köylerinde bizim olduğu değil. Tabi bu tatil köyü ise kesinlikle paran kadar konuşur, ücreti mukabili o gitmediğin her köy elbette senin de olur, dedenin de.

 

Çukurca Köyündeyim. Tıka basa bindiğim emanet Tofaş Türk, evlerin çatısından sarkan erikler Ermeni Tohumu, üzerinde komplo teorileri üretilen keneler Kırım Kongo’dan, bahçeye kavaktan kuş yuvası mı düşmüş kesin Alman’dır, yolar mıcırlı, stabilize, toprak, asfalt. Yol boyunca konu uzar da uzar. Kısacası derdim en derinde yatıyor. Derdim nerede bu devlet değil, nerede bu millet. Birileri dantelli çorapları ile bakarken hayata, kim nerede, kim kimi, kiminle tartışmalarından uzak, binlerce yıllık bir çeşmeden su içmek kadar sakin ve duru olmak da lazım. Hacı, Gerdekkaya’ya nasıl gideceğim dersin, evlat çay içmeden, bir soluklanmadan oranın yolu sana ırak gelir sözüne saygı duyarsın. Onca yokluğun, onca bitmişliğin içinden bir ses uzanır, kulaklarında upuzun bir Eskişehir Ovası olur, sonra -dur be hacı ben bunu anlatayım dediğinde okul kitaplarına sığdıramazsın.

 

Bu köy nice yaşanmışlıktır. Ne yazdıklarım, nede duyduklarımın bütününden hayat felsefesi çıkmaz. Çıkamayacak kadar da onurludur zaten. Ki yaşaman lazım, ki görmen lazım, ki 10 dakikalık yol için şehir trafiğine küfür etmemen lazım, ki başkalarının ekmeğinle oynamaman, olduğu gibi görünmen lazımdır. Yoksa Alim-il Allah bir cümlede kendini gösteri verisin. Burada öyle ben buyum, ben şuyum, ben burada okudum, ben bunu yaptım, benim hala oğlu Amerika’da şu falan filan. Yenmiyor buralarda bu tür çılbır emin olun. Hani biliriz gözleri görmeyenlerin kulakları iyi çalışır. İnsandan uzak olanlar da, sizin o kalp gözü dediğiniz duygunun efendileriler. Çukurca’da bunu gördüm. Orada köy evinde, ince belli pırıl pırıl bardakta gelen çayın buğusunda bunu hissettim. Hissettiremediğim ise, işte o Milli Eğitim (-ki ben buna Öğretim derim) Sisteminde bulunamayacak şeyler. Kısacası, köşe bucak kaçtığım eğitim hayatımda, şimdilerde kafamı duvarlara vurdurtma istekleri gibi. Daha önceleri neredeydiniz? Budur bence. Daha öncelerindeyim zaten. Kuraklığın vurduğu tarlalarda, bedenime işlemiş bilgi kuraklığı çok daha acı geldi bana.

 

Hacı Mehmet ekmek, İsmail bilmek derdine düşmüş, tencere yuvarlanmış kapağını bulana kadar, pek bir harabe olmuş. Tencereye varınca kapak, beğendirememiş kendini.

 

İlk bu hemşerilerimi gördüğümde o nedenle korktum. Ya ağzımdan yanlış bir kelam çıkarsa dedim önce. Sonra dur dedim İsmail, sen eşeğini sağlam kazığa bağla. Hatta bırak kazığa bağlamayı Eşeği yanında getir. Bir eşeklik yaparsan en azından basar tekmeyi.

 

-Hacı Amca, bir densizlik yaparsam cahilliğime sayın, zira görmedim, sohbet etmedim köy meclisinde. Adapta kusur olursa dürtükleyin hele kendime çeki düzen vereyim. Burası köy meclisi. Burada öyle semt pazarında yürümek, Kızılcıklı’da kapiçino (…cahile bak nasıl yazmış) içmek, kahvede okey basarken, sol eli yumup sağ elle şaplak yapmak gibi değil. Burada giydiğin kravatın, adidas spor ayakkabıların, fotoğraf makinenin hiçbir ehemmiyeti yok. Cebinde olsa da gold kartın, tomar tomar paran, bulabildiğiniz bir somun ekmek, bejemal soslu mantar flaminyon (her neyse işte) oluverir. Böyle bir sadelikte, bu derece yokluğun içinde emin olun temiz bir bardak, size sandalyesini emanet edecek köy kâhyası, velete bak hala ayranı kapıp getiremedi diye içi içini yiyen bir cami imamı bulursunuz.  Hatta ve hatta öğle vaktine gelirseniz, misafirlere ayıp olmasın diye koşa koşa bile gidilir camiye.

 

En afallayacağınız konu da, kimlerdensiniz dendiğinde cevabınızın ne kadar tatmin edeceğidir. Şimdi sorsalar, bilmen kimin oğlu, şu vekilin yeğeni, anasının kuzusu hepsi kocaman bir eyvallah olur. Dedik ya kravatını bağlama şeklinin ne anlamı olur. Kimsin denilene en güzel cevabım, Eskişehirliyim amca. Yukarı Kalabak Köyünden İsmail. Al işte aranılan cevap budur. Zaten sohbet güzel, gitmek istemezsiniz. Soyadınızı da söylediniz mi, gör bak. Eş, deşele, kurcala kesin akraba bulursun kendine beş dakikada. Bu samimiyeti yarım saatliğine de yaşasanız, bir ömür boyu aklınız orada kalır. Sonra dostlukları, arkadaşlıkları, kardeşlikleri yargılamaz mıyız? Kim size beklentisi olmadan, tüm kalbinin temizliğini yansıtmıştır. Pozitif düşünceden falan anlamam ben ama, pozitifin artı bir değer olduğunu, en varılmaz artının C++ olduğunu bilirim. Artıları severim kendimce de, yanına yabancı bir şey ekledin mi beni de yabancılaştırıyor nedense. İşte o pozitifliğe atfederek, istiyorsanız şehir telaşından uzak (bakın stres demedim, 5 puan buradan yazın), gürültü, hırla giden zaman hop yok. Nerede. Şeytan aldı götürdü. Sana ne kardeşim. Geçmiş eline bir fırsat bırak şeytanı şimdi, nereye neyi götürürse götürsün. Oh be. Valla kızacaksınız bana ama, içinden geldiği gibi, belli kalıplara bağlı kalmadan karalamak çok hoşuma gidiyor. Eğer buraya kadar da okuduysanız kalıpları sevmemeniz getirmiştir emin olabilirsiniz. Yoksa ben bu tarz denemeler ile çok sınıfta kalırdım.

 

Konu nerden nereye. Yazılıkaya – Kayı arasındaki tarihi iki ağaç kütüğünü bilir misiniz? Çoğumuz bilir ama ben yine de söyleyeyim. Kent Ormanı girişinde bulunan iki tarihi ağaç kovuğu buradan getirilmiştir. Nereden geldiğimi bilemez ki, bilemez ki… diye, belki her gün önünden geçerken bizimle dalga geçiyordur. İşin garip tarafı da o değil mi? Asri Mezarlığa doğru gidersiniz, yeni yetme ağaçlar ve kapısında hop Kent Ormanı. Şimdilik fidanlık gibi görülse de kardeşim öyle bir şey yapmışlar ki şaşırırsınız. O fidancıklara atalık, ağabeylik yapacak iki koca kütüğü almışlar, giriş kapısına hönk koymuşlar. Vallahi imrenilecek durum. Ha bizim yanımızda da mesela şimdi Çanakkale Savaşında kanını seve seve veren dedelerimiz olsa terbiyemiz de ona göre olurdu değil mi ama? Şimdi sen kalk bir orman hayal et ve diktiğin fidanların ne ifade ettiğini göstermek için yüz bin yıllık iki ağacı al buraya getir. Bundan daha güzel anlam taşıyan neler vardır da, bana çok anlamlı geldiği için paylaşayım dedim. Şimdi gelelim bu iki ağacın getirildiği yere. Dedim ya, Kayı-Yazılıkaya-Ağlarca arası diye. Buraları gezerseniz, orada kurumuş bir dere yatağı görürsünüz. Daha derinlere inerseniz, bırakın Midas’ın eşekkulakları fısıltısını duymayı, ağaçların sesini hissedersiniz. Dere kurudur, arazi çoraktır ama o mübarekler oradaki heybetini, istifini hiç bozmazlar.

 

Bakış açısı hayır, görüş açısı evet. Gördün mü? O zaman sorular peşin sıra geliverir. Beşyüzbin, bilemedin yedi yüz bin küsür Eskişehirli vardır bu kentte. Atladığımız hayat sayfasından bir tanesi de, nasıl bu kentin fidanlarına bin yıllık ağaçlar edep veriyorsa, bizim edebimizde Odunpazarında Türbelerde, Seyitgazi’de, Çoban Dede’de, Osman Bey’de, Malhatun’da, Yunusemre’de, Nasrettin Hoca’da… Uzayıp da gider. Bizim edebimiz de, atalarımız da bu zat-ı muhteremlerdir. Saygı beklerler, Fatiha dilerler. Bizlerden beklentileri cetlerini unutmamalarıdır. Ne kadar asil bir kanı damarlarımızda taşıdığımızı görmemizi dilemeleridir. Daha da varsa söylenecek söz, bir gün o iki ağacın yanından geçerken bu yazdıklarımı tekrar düşününüz. Kalbinizin derinlerinde, ruhunuzun en orta yerinde, en imkânsızlıklarınızda bile nasıl sizi kendine hapsedecek. Düşüneceksiniz neden var olduğunuzu. Emin olun o bile Şam’da kayısı kalır. Ergenekon derken tarih bize atamızı hatırlarken, şimdi nelerle avunduğumuza bir bakın. Aman tövbe siyaset yok. Yanlış anlaşılmasın.

 

Oooo, bayağı bir geç vakit olmuş. Arkamda kendi kendine eğlenen nedir ki? Ne bileyim, bir garip seslemeler var. Kasaba da garip şeyler oluyor. Bir uçak düştü. Kedisini arayan kız acaba o kasırgada bulabilecek mi hayvanı. Aman o da ne? Gökten ışık süzmeleri göle düşüyor. Yahu neler oluyor anam babam derken bir de ne göreyim, televizyonun sağ alt köşesinde İstila yazıyor. Yani anladığım kadarı ile dünyayı istila edenlerin oyunu bu. Kesin bunlar UFO (Uzaylı Falan Olabilir)dur. İstila derken, şimdi bu saatte yazdıklarımla ne alaka oldu. İstila… Kim, neyi, neden, istila eder? Bence ihtiyacı olan birileri, kafasına uygun olanı, hayatını sürdürmek için istila edebilir. Kendimden devşirme desem, gün geldiğinde bu hoyratça kullandığımız, dede malı miras diye baktığımız dünyada gün gelecek, mesela ILO’yu yada Europa’yı istila edecek durumlara düşecek miyiz? Çok uzak ihtimaller diye düşündüklerimiz, göz açıp kapatıncaya kadar başımıza gelmiyor mu?

 

Bakınız, şu yürürçalar denen zımbırtı 1980 yılında piyasada idi. 1990 larda Commoder64, 1995’de Win95. Ne komik değil mi? Şu anda ODTܒde 3 dünya benzetimi yapan bir makine var ve sıksanız sıksanız fiyatı 50 bin YTL falandır. Birkaç sene sonra evimizde çocuk odasında olacak. İlk uçan Türk 17nci asır, Devrim Otomobili 1961, ilk bulaşık makinesi 1889 veya televizyon 1928 abidik kubidik. Siz daha gerilere de gidebilirsiniz. Ne kadar geriye gitsek de en gerileri hep merak ediyoruz. Ben buna tarih merakı derken, birileri almış sazı eline, meydanı boş bulmuş sıkıyor da sıkıyor diyor. Peki şöyle desem; Şarhöyük kaç yıllık acaba? Yada Yassıhöyük. Hımmm başka neler çıkabilir. Evet evet. Karacahöyük, Midas Anıtı, Yukarısöğütönü Höyüğü… Bak bak daha neler neler? Seyitgazi Kalesi, Karacaşehir Kalesi, Kurşunlu Camii vay anam vay. Geçenlerde bir internet sitesinde, ki hatırı sayılır bir ulusal sitedir, Eskişehir tarihsel eserler bakımından o kadar zengin değildir yazıyordu. Zenginlikten kastın, İstanbul tarihi ise, valla çoğu konuda oraları bile sallayacak eserlerimiz vardır. Ama Şarhöyük misali İsa’dan Önce 7000 yıllarına dayanan bir yerleşim yeri olmasına rağmen, sokaklarında gezenler –hacım, biz ne kadar da eski bir medeniyetin üstünde köşe kapmaca oynuyoruz diyebiliyor mu acaba?

 

Eskişehir’deki höyüklerin tarihini araştırırken nelerle karşılaştım mesela. Yukarısöğütönü höyüğünün bulunduğu yerin üzerinde kocaman bir elektrik trafosu. İspatlanmış tarihi gene İsa’dan Önce 5000’li yıllara dayanıyor. Sen geldin, ben geldin, benim torunlarım geldi, o geldi bu gitti derken burada tamı tamına 19 ayrı yerleşim yapılıyor. Hepsi gel zaman git zaman üst üste biniyor da biniyor. 19 kent. Belki de ondokuzunun birbirinden haberi yok. Sonraları ne acıdır ki, birleri ülkemize geliyor ve bizim yapmamız gerekeni onlar yapıyor. A-B-C diye sıralıyor ondokuz yerleşimli höyüğü. Son üçünü görmek ne ona ne bize nasip oluyor. Sonra üstü kapanıyor. Şimdi evimizdeki ampulü aydınlatan enerjinin gelmesine vesile olan elektrik direği yapılıyor. Bir hata yapacaksan bari onu doğru yap derler ya, işe iyi tarafından bakmak lazım diyorum. Lambaya püf dedim mi sönüyor mu? Orada bilmem kaç yıllık tarih yatıyor mu? Eğrisi doğrusu, nedir bunun doğrusu? Harç bitti yapı paydos olmuş, koca bir tarihe sağlam bir set konulmuştur, haberimiz ola.

 

Diğerlerine bakıyoruz, bırakın kazma küreği, adam üşenmemiş kepçe kiralamış höyüğü kazmak için. Niçin kazıyor? Tarihe merakından mı? Yok be efendiler. Altın çıkacak, gümüş çıkacak, sikke, tas, tava, tencere, mikro dalga fırını eksik. Yani kazsa kazsa karşısına telsiz telefon çıksa ne yazar. Nedir bu merak. Bilindiği üzere höyükler eski bir yaşam alanları, evleri, mezarları, kapları, çanakları. Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı mı demeli? İfade edemediğim, nereye varacak bu konunun sonu dediğiniz aslında şudur. Üzerinde durduğumuz kent, istesek de istemekse de çok değerli hazinelerin olduğu bir tarih abidesi aslında. Biraz saygı istiyor o kadar. Adının özelliği de zaten bu değil mi? Eski-Şehir. İsteyene eskidir, isteyene yeni. Ben her ikisini de seviyorum.

 

O nedenle Eskişehirliyim derken göğsüm kabarıyor.