Bizler ölümleri yanımızda yaşadık. Bizler yaşanan ölümlerin arkasından Fatihalar okurken, bir daha o güzel günlere, o sancılı günlere dönemeyeceğimizi bilsek de, sabaha görüşmek üzere vedalaştık dostlarımızla.

Yenibağlar mahallesinde şu anda Havacılık Müzesi olan yerde, 1985 yıllarında bahçeler ve tarlalar vardı. Burada tarlası olan İbrahim Amca ile karşılaşmam, yine böyle sıcak bir Haziran döneme denk gelir.

O zamanlar kireççiler vardı Çevre Yolu’nun Anadolu Üniversitesi Yunusemre Yerleşkesine doğru giderken sağ tarafında. O kireççilerin bahçesinde yaz elmaları olurdu, beyazı ve alabildiğince kırmızıları ile dolu. Henüz elmalar olmamış, yeşil mi yeşil dallardan sarkmakta. Bizim için asıl tadının damağımızda kaldığı mevsim. İlkbahardan Yaza her girişte, çağla, elma, kiraz, dut, armut, vişne ağaçları çekerdi kendine. Elimizde poşetlere alabildiğince olmamış meyveleri doldurur, sonra Üniversite önündeki sulama kanalına yüzmeye giderdik. Bu içi meyve bahçesi dolu yere güllük derdik. Her ne kadar bir tane de gül olmamış, koklamamış olsak da, bu yarısı toz toprak, yarısı cennet bahçesini andıran, bugünlerde boy boy apartmanların, apartların olduğu yer bizim oyun alanımızdı. En çok da çelik çomak oynardık.

Bir ebe, beş oyuncu düzeni kurduk mu, akşam ezanı okunup annelerimiz ellerine süpürge koçanlarını alana kadar debelleşirdik. Her oyuncunun bir kalesi olurdu ve onu kireççilerden alınan kireç taşı ile yuvarlak şekilde işaretlerdik. Sonra, o yuvarlak herkesin evi olur, çelik çomağa vurunca, cezalı kim ise onun evinin halkası kazılırdı. Bazı zamanlar, bu kazı işini öğle abartırdık ki, evlerden keser ve küçük küreklerle inşaat işçileri gibi kazmaya başlardık. Oyun bitiminde kazılan kuyular kapanır, bir sonraki oyun için daha da yumuşak toprakla karşılaşırdık. Oyun alanımız, tarlaların kenarında, yüksek toprak bir alanda idi. Eğer cezalı size çomağı atar, siz de o kuvvetinizle okkalı bir karşılama yaparsanız, çomak o yükseklikten ta aşağıya, İbrahim Amcanın tarlasının kenarına kadar giderdi. Eğer ki oraya ulaşırsa sopa, emin olun aşağıya inip almanız süresince sizin oyun dışı kalmanıza kadar uzar gider. Bir kişi cezalı durumda ve o kişi etrafında beş arkadaş, sırası ile dönüyor ve çomağı sıradan o yuvarlak ev tabir ettiğimiz daire içine doğru yolluyor. Ola ki, eğer sopaya vuramaz ve çomak sizin ayağınız altındaki yuvarlak içine düşerse ebe oluyorsunuz. Çelik denilen uzun sopa, çomak denen kısa sopaya illa vurmak ve belirli bir mesafeye uzaklaştırmak zorunda. Vurursanız şayet, çelikler ile sopayı daha uzağa atmak için yerden sektirir ve daha da uzağa yollamak için çomağa vurusunuz. Bir kişi, çelik ile çomağı ebeden uzaklaştırmaya çalışırken, diğerleri cezalının evini kazmaya başlar.

Tabi bu oyun genel olarak farklı oynanıyor olsa da, o zamanlar bizim ürettiğimiz bu oyun çocukluğumuzun en zevkli ve en çok mücadele içinde olanlarından birisi idi. Oyun sonunda en derin kuyuya sahip olan kişinin kuyusuna sokar, sonra kuyunun içine gömerdik. Neyse bu oyun öğle sonu karakol koridorlarında bitecek kadar kavgalara ve gürültülere de münasip olmuşsa da, yine de çocukluğumuzdan dem vermez, her fırsatta Güllüğe gider, kuyu kazmadan, çomağa vurmadan rahat edemezdik.

Çelik çomak oyunu sonrası ikinci büyük eğlencemiz Pehlivan Böceklerini kavga ettirmektir.

Pehlivan böcekleri, toprak altına yuva yapan siyah bir örümcek türü olsa da, evinin etrafına avını yakalamak için ağ örmeyen bir türdür. Çelik çomak oyunu sonrasında elimizde kalan uzun sopaların ucuna misine yada ip bağlar, ipin ucuna da sakız takar, böceklerin yuvasından içeriye salardık. Örümcek eğer sakızı tutarsa, kolları sakıza yapışır ve deliğinin daha derinlerine sakızı ısırarak çekmeye çalışır. İşte o anda, dişleri sakıza giren örümceği, ipi hızlı bir şekilde çekerek yuvanın dışına çıkartırdık. Böyle yakaladığımız beş, altı örümceği bir pet şişeye koyar onları dövüştürürdük. Eğer sakız bulamazsanız, asfalt zifti ve büyük sinekleri de av olarak kullanabilirsiniz.

Şişe yada kavanoz içinde birbirleri ile dalaşan örümceklerden biri mutlaka kazanmak zorundadır. Delik ne kadar büyükse, içinden çıkan örümceğin büyüklüğü de ona göre değişirdir. Kısacası tabiat kuralı olarak büyük delik, büyük örümcek, büyük örümceği bulan ise kazanan taraf olurdu. Her ne kadar bu örümcekler için öldürücü zehire sahip olduğu söylense de, böyle bir şey şehir efsanesi olarak kalmıştır. Büyüklerimiz soktuğu zaman çok canımızın yanacağını, eşek arısı sokmuş gibi sokulan yerin şişeceğini, eğer boğazımızdan sokarsa, nefes alamayacağımızı sonuçta eşekler cennetini boylayacağımızı söylerlerdi. Belki çok şanlıydık, belki de onlar bizim çocukluğumuza acıdı.

Güllük yaz günlerinde her ne kadar meyve dolu olsa da, sıcaklık dayanılmaz boyutlara gelirdi. Bazen tek tük kaplumbağalara, kertenkelelere rastlasak da, az olarak karşılaştığımız bir sürüngen vardı ki o da yılan. Çıyan çok görürdük. Kayaların arasında dolaşıp kertenkele yada çekirge peşinde dolaşan çıyanları izlemek kadar irkilerek baktığımız sahne yok gibiydi. Belgesel film gibi, ama gözümüzün önünde, ne kamera var ne de ışık. Masai Mara Çölü gibiymiş be mübarek.

Bir gün, üniversite önündeki sulama kanalında yüzerken, benimle birlikte yüzmeye çalışan bir su yılanına denk geldim. Arkadaşlarım kenardan, “-İsmail suda yılan var” diye, kahkahalarla karışık şaşkınca çığlıklar atsalar da, önce kaçtığım yılana, sonradan bir samimiyet geldi belli belirsiz ve yılana doğru yüzdüm. Ben yılana doğru yüzünce, o benden korktu ve kıyıya doğru kaçıp kenara çıktı. Bir tarafta bizim haytalar, suyun içinde akıntıya karşı kulaç atan ben ve ortada su yılanı. Kenardan kıyıdan ince ince kıyıya doğru süzüldüm ve yılan gibi bende kenara çıktım. Ayağa doğrulduğumda, o da sanki bana meydan okurcasına vücudunun yarısını havaya doğru dikti. Ne akla hürmet o anda sinek yakalar gibi, elimi hızlı bir şekilde hayvanın boğazına salladım ve gırtlağından yakaladım. O gün bu gün, kendimi yılanlara karşı tılsımlı zanneden bir dengesiz olarak görmem buradan geliyor demek ki. Eee haliyle bendeki hava bir dünya. “-Vay be hacım nasıl yakaladın” diyenlere saygı ile başımı eğerken, “-hasss leyn bende yaparım” diyenlere “-al hacım senin olsun” deyip, üzerine doğru yılanı gösterince “-anne” diyerek kaçmaları da bir başka dünyaydı canım. Neyse, herhalde en çok korkan da, rahmetli annem olmuştur. Yılanı yakaladıktan sonra, herhangi bir yerimi sokmasın diye dişlerini sökmüştüm. E hayvan beni ısıramayacak, biliyorum ya havamdan yanıma varılmıyor.

O zamanlar Esnaf Sarayında en alt katında balıkçılar vardı. Orada su kaplumbağası ve su yılanı satan bir esnaf vardı. O göstermişti bana. Elinde yılan tutan ilk insan olarak onu bildim onu tanıdım. Hatta işi öğle bir abartıyordu ki, koynuna sokuyor, camekânın dışından, bu iri kaslı ve saçları bir kilo jöleli abiye kızlar hayran şekilde bakıyorlardı. Nedense bende de, başkası yapıyorsa bende yapabilirim endamları pek bir gelişmişti. Havuza balıklama atlamak gibi düşünün. Hani önce sen atla hacım arkandan ben atlayacağım dersiniz, o atladıktan sonra, aha ölmedi deyip, kendinizi boşluğa salarsınız ya işte öğle düşünün.

Elimdeki yılana şöyle bir baktım. Tabi herkes bana pür dikkat dikmiş gözleri, biri “-hacım, ver bende tutayım” derken, diğerleri “-at oğlum şunu, anası gelir bak hepimizi zehirler” diyor. Yılanların Öcü diye bir film vardı. O filmi izleyenler ile izlemeyenler arasındaki farkı anlamanız için en büyük deneme yanılma sahnesi. Hali ile bende seyretmemiştim. Sevmezdim öğle Fatma Girik’li, Hülya Koçyiğit’li filmleri nedense. Şimdilerde müptelası olsam da, o zamanlar Woltran, Dallas, Uçan Kaz, Ziyaretçiler gibi şeyler daha çok ilgimi çekiyordu. Bir şeyi de çok iyi anladım ki, o Yılanların Öcü filmi nasıl bir şeyse annemde onu seyretmiş olacak ki, en büyük çığlığı rahmetliden duydum. Mahalleme döndüğümüzde, benden önce sokağa dalan ispiyoncular anneme hemen yetiştirmiş. “-Habibe Teyze, İsmail yılan yakaladı koynunda gezdiriyor”. Rahmetli durur mu? Köşeyi döndüğümde annem, komşu annem ve Korelinin Hanımı ile birlikte kapının önünde oturuyorlar. Usulca sokulsam bir türlü, koşarak eve kaçsam ayrı bir dert olacak. Her halükarda bugün akşam yemeğinden sonra, süpürge koçanı ile sohbet kesinlikle var. Diğer taraftan da ispiyoncuların pis pis sırıtmaları deli ediyor beni ya hadi neyse. Annemin yanına yaklaştım. Rahmetli daha nerede o demeğe kalmadan sen şerefsiz yılan çıkar boynunu beni boğazlı gömleğin yakasından derin bir ıyk sesi duydum ki o duyuş. “-Bırak onu, sokacak, Allah cezanı vermeye” kalmadan olay mahallinden hemen evimizin bahçesine topukladım. Annem, bir hışımla peşimden bahçeye geldi ama yanıma yaklaşamıyor. Hemen tulumbanın başına gittim ve annemin çamaşır leğeninin içine tulumbadan su doldurdum. O sırada annemin çığlıklarını duyan komşular duvarda hazır kıta yerlerini almışlar bile. Ben bir taraftan leğene tulumbadan su çekerken, diğer taraftan içimde uz durmayan hayvan hop yere düşmez mi? Neyse su doldu, annem dışarı çıktı, zar zor otların arasından yılanı çekip çıkardım ve leğene koydum. O günden sonra bir daha o plastik leğende çamaşır yıkanmadı. Yerini eskiciden alınan demir leğene bıraktı. Annemin aşırı ısrarlarına dayanamadım ve akşam ezanı olmadan yılanımı yakaladığım yere geri bıraktım. Sanki benim üzerimde bin yıllık öfkesi varmış gibi, önce kıyıdan suya girdi, bir iki su üstünde yüzdükten sonra kendini derinlere bıraktı ve bulanık su da izini kaybettirdi. Akşam ezanından sonra evde ne oldu diye soracak olursanız, bir daha yapmamak üzerine alınan sözlerin karşılığında, annem süpürge koçanını o akşam barışçıl kızıldereliler gibi toprağa gömdü.

Konu nereden nereye uzadı, hani size tarla sahibi İbrahim Amca’dan bahsedecektim ya… İbrahim Amca, işte bizim o çelik çomak oynadığımız, bahçelerinden meyveler çaldığımız Güllüğün kireççiler tarafına bakan yerinde büyük bir tarlası olan ihtiyar bir amca idi. Yine böyle sıcak günlerin birinde, tanıdık İbrahim Amca’yı. Sütçü beygiri gibi, kaburga kemikleri sayılan kahverengi bir atı, tarlanın ortasında duran bir kulübesi vardı. Tarlasında; domates, salata, biber, patlıcan, patates, soğan, mısır ve en çok da yonca yetiştirirdi. Şimdilerde tanıdık, gübre imiş, İsrail tohumuymuş, hibrit tohummuş. O zamanlar yok öyle şeyler. 80 yaşlarında omuriliği bizden dik, heyt dediği zaman korkup altımıza kaçıracak kadar heybetli bir amca idi. Bir gün tarlasına girdim. Bahanem salata ve domates istemekti ama inceden de korkardık. Uzaktan görüntüsü aksi bir ihtiyarı andırsa da, konuştuktan sonra yıllardır tanıdığınız, babanızın uzak akrabası gibi geliyor insana. İbrahim Amca’nın yanına gittim. Amca birkaç tane domates alabilir miyim dedim. Bana tabiki oğlum, gir bahçeye istediğin gibi al, aman balçıklara dikkat et de ayakların batmasın dedi. Batmam amca, sağolasın dedim. Aman yarabbim, bir tarla bu kadar mı güzel domates kokar. O kokuların içinde, o canım kırmızı domatesler içinde hangisini alsam diye kıyamadım. Sıradan ilk elime gelenlerden üç dört tane kopardım ve havaya kaldırarak “-Aldım amca sağolasın, Allah Razı olsun” dedim. “-Ne demek oğlum gene gel, istersen oradan birkaç tane de salata al” dedi. Enisinin körü bir velet için söylenmeyecek bir söz olsa da, o samimiyet bana yeterince dürüst davranmamı sağladı. Bende kıyamadım salatalardan koparmaya. Kokusu ince ince burnumdan aksa da, ağzım şapırdasa da, girip bahçenin diğer tarafına salata koparmaya elim varmadı.

Tarlanın hemen dibinde uzun kavak ağaçları vardı. Akşamları o kavakların altından geçmememiz gerektiği, altında geceleri şeytanların ve ismi lazım değillerin oturduğu, eğer gece kavak ağacı altına işersek ağzımızın mıçımıza döneceği söylenirdi. Bu da belki bir şehri efsanesi idi ama bu söylenenler anne ve babadan geliyorsa, mutlak suretle bir hakikat payı vardır derdik ve uzak dururduk. Tabi öğle vakitleri için bu söylenenler geçerli değil. Sorun akşam ezanından sonra kavak ağacı, incir ağacı altına oturulmayacağı yönünde. Gittim kavakların altına aldım domateslerimi oturdum. Hemen ayaklarımın dibinden su arkı geçiyor. Orada domateslerimi bir güzel yıkadım. Su arklarını da pek severdim mesela. Onlara, küçük küçük bentler yapar, üstün başım çamur olana kadar oynardım. Bazen şelaleler üretir, su sesini dinlerdim. Domateslerimi yedikten sonra, son bir teşekkür ve minnet için İbrahim Amca’nın yanına döndüm. O Anadolu elleri ve ak saçları ile orada bir abide gibi duruyor, hafiften de benim anlamadığım türden türküler söylüyordu. Sonraları Makedonya Göçmeni olduğunu öğrendiğim için anlamadığım gayet normaldir.

İbrahim Amca;
— Oğlum, sen nerede oturuyorsun?
— Şu karşı mahallede, Silistre Sokakta oturuyorum Amca.
— Burada tek başına korkmuyor musun köpeklerden?
— Yok Amca, ben köpeklerden korkmam. Benim de bahçemde 2 tane köpeğim var.
— A, seviyorsun demek ki köpekleri. Ama bak buralardakiler senin evde beslediklerine benzemez, sündük değillerdir.
— Olur mu Amca? Benim köpeklerimde sündük değil. Bizim sokaktan kimseyi geçirmezler.
— Okuyor musun?
— Hayır Amca, babam öldükten sonra okula gitmedim.
— Desene köpek taşlamak daha çok hoşuna gitti.
— Yok be Amca, ben çalışmak istiyorum. Okumak istemiyorum.
— Çalışmak hoşuna mı gidiyor?
— Hayır, aslında okumak da istiyorum ama eğer okursam annem abime de bana da bakamaz. Ben bir de alıştım galiba. Okula gidenleri gördükçe üzülüyorum.
— O zaman oku yada adam gibi çalış. Ne yapmak istiyorsan onu yap. Eğer okumayacaksan gel benim yanımda bana tarlada yardım et. Hem sana çalışmış gibi para veririm, hem de burada yetişenlerden Allah ne verdiyse istediğin kadar evine götürürsün.
— Olur Amca, çalışırım. Ne yapmam lazım?
— Şu aşağıda yonca tarlasında yoncaları keser, demetlersin.
— Senin kestiğin gibi mi keseceğim?
— Aman be evlat, zor değil, yapamazsan da sen bilirsin. Ama çalışmak istiyorsan işte sana koca tarla, istediğin gibi çalış, istediğin kadar çalış. Senin paşa gönlün bilir.
— Tamam Amca. Nasıl keseceğim.
— Bak bu orak” dedi ve bana orak ile yocanın nasıl kesileceğini, ebru sanatçısını gibi ince ayrıntısına kadar anlattı. O günden sonra her sabah evden erken çıkıp, İbrahim Amca’nın tarlasına gittim. İlk zamanlar yüz yüz elli demet yapsam da, sonraları üç yüz, dört yüz demet yapacak kadar işi ilerlettim. Bazen o yonca tarlasında kendime sığınacak yerler yapar, çok terlediğimde, İbrahim Amca beni ne de olsa göremez diye boyum kadar yoncaların arasına saklanırdım. O yaz arkadaşlarımla çelik çomak oynamaya, toprak altındaki deliklerden pehlivan böceği çıkarmaya ara verdim. Her akşam yaptığım yonca balyalarını, Güllüğün girişinde, keresteci Hikmet Abinin karşı köşesinde, Kahveci Karaninin dükkanının yanında olan Yemci Yusuf’a bırakırdık. Yusuf Amca yoncaları, kerestecilerden odun taşıyan at arabacılara, koyunları olanlara satar, ertesi gün sattığı yoncaların parasını İbrahim Amca’ya verir, O’da bana o günkü nafakamı verirdi. Evimizin önünden at arabası ile geçer, kapımızın önünde beni bırakır, anneme, “-Kızım bunları al diye” küçük urbanın içinde, domates, salata, patates, ayşe kadın fasulye bırakırdı. O yaz benim ilk iş hayatım başlamış, evime yiyecek getirir hatta anneme para kazanır olmuştum.

Bu günlerden birinde, evimizdeki üç demirbaş eşyadan biri aşırı kırılmış ve iyice kullanılamaz duruma gelmişti. Somya, bir kırık vitrin ve kuzine soba vardı evimizde, yerde ise hasır kilimlerden. Kilimlerin altına misket böcekleri, bok böcekleri, köpekten bulaşan pirelerden bir düzine yaşardı. Somya da üç kişi yatardık. Babam ise, yerde hasırın üzerine attığı bir minderin üzerinde kıvrılırdı. Somyanın alındaki teller rutubetten çürür, zamanla dökülür, içine düşmeyelim diye, kerestecilerden aldığımız ince kalasları koyardık. Çok soğuk kış günlerinde bu kalasları sobada yakar, içimiz bir nebze de olsa ısınırdı. Abim, kırık cam kenarından giren kar taneleri üzerinde ders çalışır, annem mutfağı olmayan evimizin sundurmasında, tel dolap içinde bulduğu Allah ne verdiyse yiyecek bir şeyler hazırlama derdine düşerdi. Abimi imrenerek seyrederdim, babamı seyrettiğim gibi. Evimizde televizyon yoktu. Uzun ince bir Özlem marka radyomuz vardı. Akşam saatlerinde TRT nin haber ajansını dinler, lüks olarak da, akşam ezanından sonra olan radyo tiyatrosunu dinlerdik. Eğer ki o gün akşam güzel bir film varsa televizyonda, at arabacı Abdi Dedenin kiracısı Murat’lara ya da Seval Teyzelere giderdik. Çok zaman anneme ağlamışımdır, “-Anne, Seval Teyzelere gidelim televizyon seyredelim” diye. Benim televizyon merakım çocukluğumdan gelse de, abimde çocuktu, ama o kutsal bir tören icra ediyor gibi kitapları ile bir bütün olur; yaz, kış, soğuk, sıcak dinlemez derslerine çalışırdı.

Abimin, özel zevkleri bile kitaplar üzerine kurulmuş gibi gelirdi nedense bana. Abim televizyon pek izlemez, Tayfun abiden kiraladığı kitapları okurdu. Şimdiki Üniversite Caddesi, Ülkü İlkokulu köşesindeki Muhtarlığın olduğu yerde Tayfun Abinin evi ve küçük bir dükkânı vardı. Dükkânda Teksas, Tommiks, Örümcek Adam, Süperman, Kaptan Swing gibi çizgi romanları kiraya verirdi. Bu günlerde nasıl VCD, DVD kiralayıcıları her köşe başında olsa da, o zamanlarda bu gibi yerlerin adı çizgi roman kiralayıcısıydı. Tayfun Abinin bir de, Dallas adında kara kuru bir kurt köpeği vardı. Herkesle dalaşan bir ızbandut köpek, bana ve abime pek sinirlenmez, hatta tahta kulübesinin kenarından bize kendini sevmemize izin verirdi. İlkokula gittiğim zamanlarda, Dallası arkadaşlarımın yanında evin tahta duvarının kenarına kadar çağırır, arkadaşlarıma artistik yapmak için, koçum benim diye severdim.

Hani dedim ya üç demirbaş eşyanın biri kullanılamaz hale geldi diye, işte o annem, abim ve benim beraber yattığımız somya idi. Tarladan kazandığım, alın terimin ilk eseri olan para ile, başka ailelerin üzerinde uyuduğu, zamanla yerini daha lüks yatakların aldığı için hurdacıya demir parasına satılan çift kişilik demir somya aldım. Telleri gıcır olmasa da, üzerine tahta koymak, yada ayakları yamulduğu için altlarına tuğla koymak zorunda kalmadığımız bu somya benim ilk satın aldığım eşya oldu. Sonraları iş hayatım, mahalle arkadaşım Murat’ın da verdiği gaz ile çöplerden kâğıt toplama işi oldu.

Sokaklardaki çöplerden kâğıt toplamak zor iş değildi, lakin çok derin derecede insanı yalnızlıklar içine iten, bazı anlarda başınızı öne eğmek zorunda kaldığınız bir durumdur. Yerden alan yer köpeği iğnelemeleri içinde büyüyen bir çocuk, emin olun çöplerden kâğıtları toplarken çok içerleniyor ama zamanla buna da alışıyorsunuz. Tabi tüm bunları ailemin zorlaması ile, eve para getirmek zorunda olduğumdan yada ailemin benimle ilgilenmemesinden değil, sokaklarda fazla dolanmanın insanı yavaş yavaş kendine çekmesinden alıyordum. Kötü arkadaş demesek de, kolay para kazanılacak yada para kazanmak için yapılacak en dürüst yolu deniyordum. Şu günlerde, Haller Gençlik Merkezi yanında, İbis Otel karşısında sıvı yağ fabrikası, onun hemen yanında ise kağıt hurdacısı vardı. Kilosu 50 kuruşa bir kilo kağıdı satıyorduk. On kilo kağıt 5 lira, bir Gençler gazozu ile leblebi tozu dediğimiz talkan ise 3 lira. Günde yüz kilo kâğıt toplamak, yirmi çuval kağıt, bir o kadar kağıdı çuvallara doldurmakta en az on mahalleyi sokak sokak gezmekle mümkün oluyordu. Otuz kiloluk bir velede yirmi kiloluk çuvalı yüklerseniz, o zaman başını dik tut demeğe yüzünüz olamaz. Belki hala o günlerden kalmadır, yürürken başımın öne eğilmesi, ister istemez çöplere gözlerimin takılması. Geçenlerde büyük kızımla Porsuk’taki balıklara ve badilere ekmek vermeye gittik. Porsuk kanarındaki, hani şu eski Yunusemre çarşısı dediğimiz, demir kulübelerin olduğu pazarın olduğu yerdeki yeşil alanda bir dünya çöp. Kimini ayyaşlar, kimini aşıklar atmış. Kızımla beraber o yeşil alandaki bütün çöpleri topladık elimizdeki poşetlere. Kızım dedi, “-Baba sen çöpçü müsün?” diye. Dedim, “-kızım zamanında çok topladım da, Allah Baba şimdi bana artık zevk için topla diyor”. O yaşta küçük bir kız çocuğu için anlamsız olsa da, belki gün gelir ben anlatamaz duruma düşersem, yada anlatacak zamanı göremezsem, belki bu satırlarımı okuyup, kızlarım ne demek istediğimi anlayabilirler. Denilecek çok şey olsa da, o günün hürmetine, dönüş yolunda yol kenarındaki papatyalardan büyük bir demet yaptık ve annemize götürdük.

Rahmetli annemde papatyaları çok severdi.

Güllük, zamanla bizim çocukluğumuzun yok olması gibi o da kendini zamana bıraktı. Kerestecilerin Baksan Sanayi sitesi arkasına taşınmasından sonra, o bizim çocukluğumuzun geçtiği yere meteor düşmüş gibi oldu. Susuz kalan toprak kuraklaştı, bakımsız kalan elma ağaçları önce kurtlandı, sonra bir yaslanma ile devrilecek hale geldi. Şimdi ise bir tane ağaç kalmadı eskilerden. Güllüğün ayaklarımızın altından gitme aşamalarında, son bir güzellik olarak gül vermese de her yer papatya açmaya başladı. İşte, son çırpınışları olan bu hüznün yegâne mirasçısı tek ben kalmış gibi, o son baharın ilkbaharında her gün anneme demetlerce papatyalar topladım. Başımı kaldırmaya cesaret edemediğim anların yıkılmışlığını yaşarken, elimdeki kır çiçeklerine bakar, keşke şu köşeden bir köpek çıksa da kovalasa diye yakarışlarıma ortak olurdum. İçindeki bitmemişlik o günlerde başladı belki. Adı konulmamış çocukluklara artık yavaş ve sinsice beton bloklar karışmaktaydı. İnat ya, o beton yığınlarından çıkan çimento torbaları bir dönem benim ekmek kapım oldu. İnşaat pislikleri arasında bulduğum her çimento torbası, ziyadesi ile mutlu ediyordu. Sırtıma yüklediğim her çuval bir süre sonra para olarak cebime girmekte, cebime giren her kuruş beni sokaklara daha da aşılamaya çalışıyordu. Sabah erken kalkar, bahçemizde Kontes’in (çoban köpeğimiz) barakasının yanına bıraktığım çuvallarımı alır, tez vakit inşaatlara giderdim. Oradan topladığım kâğıtları yine aynı titizlikle hurdacıya taşır, paramı aldıktan sonra aynı süratle dolacak yeni çuvalların yanına koşardım. Bu dönemde arkadaşım Murat da mahalleden taşındı. Apti Dede vefat etti. Bir akşam Apti Dedenin hanımı da sessizce aramızdan ayrıldı gitti. Güllük bizden uzaklaştıkça, insanlarda yavaş yavaş aramızdan ayrılmaya başlamıştı. Sonra diğerlerine diğerleri karıştı. Her akşam kapısının dibinde çok ses yaptığımız için, başımızdan aşağı kalabak suyu boca eden hacı amca da karıştı bu ayrılık sahnesine. Ta ki biz gidene kadar…

Bizler ölümleri yanımızda yaşadık. Bizler yaşanan ölümlerin arkasından Fatihalar okurken, bir daha o güzel günlere, o sancılı günlere dönemeyeceğimizi bilsek de, sabaha görüşmek üzere vedalaştık dostlarımızla.

Dedim ya, annem en çok papatyaları severdi diye, o derin sadeliğin geldiği akşamları çok iyi bilirim. Bahçemizde tulumba altında yıkanışlarım, çamur içinde oynayışlarımla son bulur, sonra seven de ben, döven de ben karakterli canım annemin huzuruna varırım. Bahçemize bakan camın hemen altında erik ağacı, annemin dediğince Kalabak Eriği. Filizini dedem köyümüzden getirmiş, hatta evimizin temelindeki delikli taşlarda da Kalabak taşı izleri taşımakta. Erik ağacı arasından görülen bahçenin siluetinde, yağan yağmurun hışırtısı, cama vuran damlaların cam kenarından içeri girme telaşları arasında bir anne ve üç erkek çocuğu. Annem, evin damından akan suların kilimi ıslatmaması, yattığımız yatağa ulaşmaması için, evin her köşesine koyduğu tenekeler, leğenler, kovalar. Sonra bir hışımla bana ve abime kızmalar. “-Hep siz kırıyorsunuz bu kiremitleri kör olmayasacılar”. Bazen durup düşünmüşümdür, neden bu kadar öfke içinde iken bile ağzımızdan lanet çıkmaz, küfür dökülmez. Babam Adanalı Semih (-ki mahalle eşrafı enişte derlerdi) iki kedi görmeye görsün, Ana, Avlat, Allah, Kitap bırakmaz sıradan şöyle bir gider gelirdi. O öfkeye rağmen annemin bu kadar sakin olması, haytalıklarımıza kızarken bile, tombul yanakları arasından somurtmasından kaynaklanıyor olmalıydı. Yoksa hiçbir öfke bir yüze bu kadar yakışır mıydı? O yağmur suyunun yatağımızı ıslatmasını engellemeleri içinde dahi, Kırmızı Gülün Alı Var türküsünü söyleyecek kadar erdemli, hiç lanet okumayacak kadar da ağır başlı idi. O bir Adile Naşit’ti. Uykudan önce kuzucuklarına masallar anlatmasa da, yatak duamızı yaptırmadan, ellerimizi, yüzümüzü yıkamadan yatağa almayacak kadar Adile Naşit’ti.

Döndüm sağıma, yattım soluma.
Binbir melek şahit olsun, dinime imanıma.
Ağzım mühür, dilim taş,
Allah bize yoldaş…

Her gece sessizliğinde, meleklerle randevumuza yetişmenin öncesinde abimle bu duayı eder, üç kuluvallah bir Elham okumadan annemize sarılamazdık. Annem; tombulca, şalvarlı, gül yüzlü, kısa boylu, kanatları olmayan bir melekti. O bizi bırakmazdı, tek limanımız, tek sığınacak dalımız oydu. Yağmurda yağsa yatağımıza, pencereden kar girse de içeri, sobamız yanmasa da, annemizin yanımızda olması abimle bana büyük bir güven verirdi. Bazı zamanlar sağlığı yerinde olduğunda, otellere temizliğe gider, oradan aldığı birkaç kuruş para ile eve erzak alır, sonra yine kapının önündeki tel dolabın yanında duran masada yemekler hazırladı. Yağ olmadığı, tuzun eksik kaldığı, etin koklanmadığı bu sofradan Elhamdülillah demeden kalkılmaz, yaradana sonsuz minnetler sunulurdu. Herhalde sucukla tanışmamış yüzyılın sonlarına doğru olsa da, komşu hacı amcanın kurban bayramında bir parça et vermesi gerekirken, içi öfke dolu olan köpeğimize işkembeler getirmiş olsa da, biz o tencereye aynı anda üç kaşık batırmaktan gayet mutluyduk. Kedilerin ulaşamayacağı türden kahvaltılıklar olması gerekirdi, zira kontesten kaçan her kedi, mutlaka tel dolaba uğrayıp, peynirimize göz dikerdi. Sonra gene kuru ekmek ve zeytinle katığa talim olurduk. Kedilere olan kızgınlığım hep bu günlerden gelir. Sündüğünü, nankörünü gördüğüm ve yakaladığım zamanlarda, kedilerin bıyığını koparır, “-Peynirimizi yemek ne demek gör bakalım” demek gelirdi içimden. Hele ki o satanist ruhumun altında, kedinin bıyıklarını yolarken, Korelinin torunun Tataruş Gürkan “-Abi napıyon kediye?” dediğinde, “-Yok gülüm, ben o bıyıkları toprağa dikiyorum, sonra ondan armut ağacı çıkacak, beraber yeriz” diye manyak bir kıvırma telaşım olurdu. Her ne kadar armut ağacını göremesek de, evde kedi beslenilmemesi gerektiğini anlatmanın başka bir yoluydu.

Kontes ise, mahallenin belalısı, annemin koruması, bizim ise can dostumuz. İnanın eğer dünyaya başka bir sima ile gelmek, insan harici bir mahlûkat olmak isteseydim, çoğunuzun istediği, kuş, kelebek olmak değil de, direkt köpek olarak ayak basmak isterdim yeryüzüne. Sonra kendime sığınacak aile bulup, onların evini kollamak, canım sıkıldıkça, öncelikle karalarından başlamak üzere, mahallenin ne kadar kedisi varsa hepsini kovalamak isterdim. Anneme bir erkek yaklaşmaya görsün, önce kontesten izin alması gerekir. Dik olmasa da kulakları, kafasını kaldırıp iki hırladığı zaman tüm tüyleriniz diken diken oluverir. Huyunu biliyoruz ya, annemi fena koruyor ya, kıyamam ben sana. Bahçede anneme sarıldım, sonra söyle bir silkeledim. Hani koruyacak ya bakalım bu durum ne kadar ciddi. Annem kontes yetiş demeye kalmadı, o şakalaşmanın farkına varmayan dostum bir anda gözümde it oluverdi. Direk popoya. Allah’ım bir diş bu kadar mı keskin olur, yada etinizden ayrılmak için vücudunuzu terk edecek et parçası bu kadar mı acı verir insana. Veriyormuş, emin olun. Kendim ettim, kendim buldum sözlerimi hatırlarım, sonra kontese, altları delik deşik olan ayakkabımı fırlattığımı ve o hışımla eve kaçtığımı. Tek gözlü evin kapısından can havli ile girmek için elbette birkaç nedenimiz daha olurdu. Ya sokakta yenilen bir dilim ekmeği gören annemizin öfkesi, ya kontesin yavrusunun kuyruğuna basmanız, ya da yağmurun aniden boşalıvermesi. Ne olursa olsun, orası bizim tek yuvamız, en baba kürkçü dükkânımızdı ve biz o kapıdan güvenilecek, sığınılacak yer olarak geçiyoruz ya, konu kesinlikle kapanmıştır. Yağmurlu bir günde, o tek göz odanın penceresinden bahçeyi seyrediyoruz, annemiz ise yine tavandan akan yağmur suyu telaşına düşmüş. Evde 3 erkek çocuğuyuz o zamanlar. İsmail, Murat ve Özkan... Özkan kim diye soracaksanız, o bizim kayıp abimiz, kayıp olarak kalmasının belki de daha hayırlı olduğunu düşündüğüm, zor anlarda çareyi kaçmakla, kardeşlerini ve ailesini hor görüp, paranın sıcağını seven abimiz. Üçkardeş, yağmurda bahçeye çıkmak isterse, evde nasıl bir hava olur? Bir tarafta evin ıslanmama telaşına düşmüş anne, diğer tarafta üç pipisi düşecise velet. Anne bahçeye çıkalım, bahçeye çıkalım nidalarına, annemin peki sözü karıştı. Önce Özkan, sonra Murat ve nihayet ben… Bahçenin ortası, yürünemeyecek kadar çamurlu ve kaygan. Annem büyükten küçüğe dizilimle, önce Özkan’ı (bakınız abi demek bile ne kadar uzak kalmış), sonra abim Murat’ı ve beni doğru çamurun içine gönderdi. Hani çocuktuk, hani yağmur yağınca bahçede oynayacaktık, hani üşümezdik. Ne oldu. Tüm tezlerimiz iki dakikada çürüdü gitti. O yaz yağmurundan, bahçemizin orta yerinde üç kardeşin birbirlerine sarılıp, çamurun içinden çıkma telaşını düşünüyorum da, şimdi çocuklarımıza böyle davranacak kadar cesaretli miyim diye kendimden utanıyorum. Annem hem döver, hem sever ama en çok da sever. O annedir, atadır, mübarektir, cenneti ayaklarının altına almıştır. Yağmur diner, annem bizi çamurdan çıkarır, bu sefer dizilimin aksine küçükten büyüğe bizi leğende yıkayıp eve sokar. Sonra bir daha diyemezsiniz ve evin içinde kendi isteklerinizi bas bas bağırmazsınız. Akıbeti bu olur. Bu da bize bir ömür boyu unutamayacağımız ders olur. Sonra annem hepimize bir örnek dokuduğu hırkaları giydirir, duamızı eder, rüyalara dalarız…