Yenibağlar mahallesinde şu anda Havacılık Müzesi olan yerde, 1985 yıllarında bahçeler ve tarlalar vardı. Burada tarlası olan İbrahim Amca ile karşılaşmam, yine böyle sıcak bir Haziran sıcağına denk gelir.

GÜLLÜK

Yenibağlar mahallesinde şu anda Havacılık Müzesi olan yerde, 1985 yıllarında bahçeler ve tarlalar vardı. Burada tarlası olan İbrahim Amca ile karşılaşmam, yine böyle sıcak bir Haziran sıcağına denk gelir.

O zamanlar kireççiler vardı Çevre Yolu’nun Anadolu Üniversitesi Yunusemre Yerleşkesine doğru giderken sağ tarafında. O kireççilerin bahçesinde yaz elmaları olurdu, beyazı ve alabildiğince kırmızıları ile dolu. Henüz elmalar olmamış, yeşil mi yeşil dallardan sarkmakta. Bizim için asıl tadının damağımızda kaldığı mevsim. İlkbahardan Yaza her girişte, çağla, elma, kiraz, dut, armut, vişne ağaçları çekerdi kendine. Elimizde poşetlere alabildiğince olmamış meyveleri doldurur, sonra Üniversite önündeki sulama kanalına yüzmeye giderdik. Bu içi meyve bahçesi dolu yere güllük derdik. Her ne kadar bir tane de gül olmamış, koklamamış olsak da, bu yarısı toz toprak, yarısı cennet bahçesini andıran, bugünlerde boy boy apartmanların, apartların olduğu yer bizim oyun alanımızdı. En çok da çelik çomak oynardık.

ÇELİK ÇOMAK OYUNU (KUYU KAZMACA)

Bir ebe, beş oyuncu düzeni kurduk mu, akşam ezanı okunup annelerimiz ellerine süpürge koçanlarını alana kadar debelleşirdik. Her oyuncunun bir kalesi olurdu ve onu kireççilerden alınan kireç taşı ile yuvarlak şekilde işaretlerdik. Sonra, o yuvarlak herkesin evi olur, çelik çomağa vurunca, cezalı kim ise onun evinin halkası kazılırdı. Bazı zamanlar, bu kazı işini öğle abartırdık ki, evlerden keser ve küçük küreklerle inşaat işçileri gibi kazmaya başlardık. Oyun bitiminde kazılan kuyular kapanır, bir sonraki oyun için daha da yumuşak toprakla karşılaşırdık. Oyun alanımız, tarlaların kenarında, yüksek toprak bir alanda idi. Eğer cezalı size çomağı atar, siz de o kuvvetinizle okkalı bir karşılama yaparsanız, çomak o yükseklikten ta aşağıya, İbrahim Amcanın tarlasının kenarına kadar giderdi. Eğer ki oraya ulaşırsa sopa, emin olun aşağıya inip almanız süresince sizin oyun dışı kalmanıza kadar uzar gider. Bir kişi cezalı durumda ve o kişi etrafında beş arkadaş, sırası ile dönüyor ve çomağı sıradan o yuvarlak ev tabir ettiğimiz daire içine doğru yolluyor. Ola ki, eğer sopaya vuramaz ve çomak sizin ayağınız altındaki yuvarlak içine düşerse ebe oluyorsunuz. Çelik denilen uzun sopa, çomak denen kısa sopaya illa vurmak ve belirli bir mesafeye uzaklaştırmak zorunda. Vurursanız şayet, çelikler ile sopayı daha uzağa atmak için yerden sektirir ve daha da uzağa yollamak için çomağa vurusunuz. Bir kişi, çelik ile çomağı ebeden uzaklaştırmaya çalışırken, diğerleri cezalının evini kazmaya başlar.

Tabi bu oyun genel olarak farklı oynanıyor olsa da, o zamanlar bizim ürettiğimiz bu oyun çocukluğumuzun en zevkli ve en çok mücadele içinde olanlarından birisi idi. Oyun sonunda en derin kuyuya sahip olan kişinin kuyusuna sokar, sonra kuyunun içine gömerdik. Neyse bu oyun öğle sonu karakol koridorlarında bitecek kadar kavgalara ve gürültülere de münasip olmuşsa da, yine de çocukluğumuzdan dem vermez, her fırsatta Güllüğe gider, kuyu kazmadan, çomağa vurmadan rahat edemezdik.

PEHLİVAN BÖCEKLERİ

Çelik çomak oyunu sonrası ikinci büyük eğlencemiz Pehlivan Böceklerini kavga ettirmektir.

Pehlivan böcekleri, toprak altına yuva yapan siyah bir örümcek türü olsa da, evinin etrafına avını yakalamak için ağ örmeyen bir türdür. Çelik çomak oyunu sonrasında elimizde kalan uzun sopaların ucuna misine yada ip bağlar, ipin ucuna da sakız takar, böceklerin yuvasından içeriye salardık. Örümcek eğer sakızı tutarsa, kolları sakıza yapışır ve deliğinin daha derinlerine sakızı ısırarak çekmeye çalışır. İşte o anda, dişleri sakıza giren örümceği, ipi hızlı bir şekilde çekerek yuvanın dışına çıkartırdık. Böyle yakaladığımız beş, altı örümceği bir pet şişeye koyar onları dövüştürürdük. Eğer sakız bulamazsanız, asfalt zifti ve büyük sinekleri de av olarak kullanabilirsiniz.

Şişe yada kavanoz içinde birbirleri ile dalaşan örümceklerden biri mutlaka kazanmak zorundadır. Delik ne kadar büyükse, içinden çıkan örümceğin büyüklüğü de ona göre değişirdir. Kısacası tabiat kuralı olarak büyük delik, büyük örümcek, büyük örümceği bulan ise kazanan taraf olurdu. Her ne kadar bu örümcekler için öldürücü zehire sahip olduğu söylense de, böyle bir şey şehir efsanesi olarak kalmıştır. Büyüklerimiz soktuğu zaman çok canımızın yanacağını, eşek arısı sokmuş gibi sokulan yerin şişeceğini, eğer boğazımızdan sokarsa, nefes alamayacağımızı sonuçta eşekler cennetini boylayacağımızı söylerlerdi. Belki çok şanlıydık, belki de onlar bizim çocukluğumuza acıdı.

Güllük yaz günlerinde her ne kadar meyve dolu olsa da, sıcaklık dayanılmaz boyutlara gelirdi. Bazen tek tük kaplumbağalara, kertenkelelere rastlasak da, az olarak karşılaştığımız bir sürüngen vardı ki o da yılan. Çıyan çok görürdük. Kayaların arasında dolaşıp kertenkele yada çekirge peşinde dolaşan çıyanları izlemek kadar irkilerek baktığımız sahne yok gibiydi. Belgesel film gibi, ama gözümüzün önünde, ne kamera var ne de ışık. Masai Mara Çölü gibiymiş be mübarek.

KOYNUMDAKİ YILAN GERÇEKTİ

Bir gün, üniversite önündeki sulama kanalında yüzerken, benimle birlikte yüzmeye çalışan bir su yılanına denk geldim. Arkadaşlarım kenardan, “-İsmail suda yılan var” diye, kahkahalarla karışık şaşkınca çığlıklar atsalar da, önce kaçtığım yılana, sonradan bir samimiyet geldi belli belirsiz ve yılana doğru yüzdüm. Ben yılana doğru yüzünce, o benden korktu ve kıyıya doğru kaçıp kenara çıktı. Bir tarafta bizim haytalar, suyun içinde akıntıya karşı kulaç atan ben ve ortada su yılanı. Kenardan kıyıdan ince ince kıyıya doğru süzüldüm ve yılan gibi bende kenara çıktım. Ayağa doğrulduğumda, o da sanki bana meydan okurcasına vücudunun yarısını havaya doğru dikti. Ne akla hürmet o anda sinek yakalar gibi, elimi hızlı bir şekilde hayvanın boğazına salladım ve gırtlağından yakaladım. O gün bu gün, kendimi yılanlara karşı tılsımlı zanneden bir dengesiz olarak görmem buradan geliyor demek ki. Eee haliyle bendeki hava bir dünya. “-Vay be hacım nasıl yakaladın” diyenlere saygı ile başımı eğerken, “-hasss leyn bende yaparım” diyenlere “-al hacım senin olsun” deyip, üzerine doğru yılanı gösterince “-anne” diyerek kaçmaları da bir başka dünyaydı canım. Neyse, herhalde en çok korkan da, rahmetli annem olmuştur. Yılanı yakaladıktan sonra, herhangi bir yerimi sokmasın diye dişlerini sökmüştüm. E hayvan beni ısıramayacak, biliyorum ya havamdan yanıma varılmıyor.

O zamanlar Esnaf Sarayında en alt katında balıkçılar vardı. Orada su kaplumbağası ve su yılanı satan bir esnaf vardı. O göstermişti bana. Elinde yılan tutan ilk insan olarak onu bildim onu tanıdım. Hatta işi öğle bir abartıyordu ki, koynuna sokuyor, camekânın dışından, bu iri kaslı ve saçları bir kilo jöleli abiye kızlar hayran şekilde bakıyorlardı. Nedense bende de, başkası yapıyorsa bende yapabilirim endamları pek bir gelişmişti. Havuza balıklama atlamak gibi düşünün. Hani önce sen atla hacım arkandan ben atlayacağım dersiniz, o atladıktan sonra, aha ölmedi deyip, kendinizi boşluğa salarsınız ya işte öğle düşünün.

Elimdeki yılana şöyle bir baktım. Tabi herkes bana pür dikkat dikmiş gözleri, biri “-hacım, ver bende tutayım” derken, diğerleri “-at oğlum şunu, anası gelir bak hepimizi zehirler” diyor. Yılanların Öcü diye bir film vardı. O filmi izleyenler ile izlemeyenler arasındaki farkı anlamanız için en büyük deneme yanılma sahnesi. Hali ile bende seyretmemiştim. Sevmezdim öğle Fatma Girik’li, Hülya Koçyiğit’li filmleri nedense. Şimdilerde müptelası olsam da, o zamanlar Woltran, Dallas, Uçan Kaz, Ziyaretçiler gibi şeyler daha çok ilgimi çekiyordu. Bir şeyi de çok iyi anladım ki, o Yılanların Öcü filmi nasıl bir şeyse annemde onu seyretmiş olacak ki, en büyük çığlığı rahmetliden duydum.

Mahalleme döndüğümüzde, benden önce sokağa dalan ispiyoncular anneme hemen yetiştirmiş. “-Habibe Teyze, İsmail yılan yakaladı koynunda gezdiriyor”. Rahmetli durur mu? Köşeyi döndüğümde annem, komşu annem ve Korelinin Hanımı ile birlikte kapının önünde oturuyorlar. Usulca sokulsam bir türlü, koşarak eve kaçsam ayrı bir dert olacak. Her halükarda bugün akşam yemeğinden sonra, süpürge koçanı ile sohbet kesinlikle var. Diğer taraftan da ispiyoncuların pis pis sırıtmaları deli ediyor beni ya hadi neyse. Annemin yanına yaklaştım. Rahmetli daha nerede o demeğe kalmadan sen şerefsiz yılan çıkar boynunu beni boğazlı gömleğin yakasından derin bir ıyk sesi duydum ki o duyuş. “-Bırak onu, sokacak, Allah cezanı vermeye” kalmadan olay mahallinden hemen evimizin bahçesine topukladım.

Annem, bir hışımla peşimden bahçeye geldi ama yanıma yaklaşamıyor. Hemen tulumbanın başına gittim ve annemin çamaşır leğeninin içine tulumbadan su doldurdum. O sırada annemin çığlıklarını duyan komşular duvarda hazır kıta yerlerini almışlar bile. Ben bir taraftan leğene tulumbadan su çekerken, diğer taraftan içimde uz durmayan hayvan hop yere düşmez mi? Neyse su doldu, annem dışarı çıktı, zar zor otların arasından yılanı çekip çıkardım ve leğene koydum. O günden sonra bir daha o plastik leğende çamaşır yıkanmadı. Yerini eskiciden alınan demir leğene bıraktı. Annemin aşırı ısrarlarına dayanamadım ve akşam ezanı olmadan yılanımı yakaladığım yere geri bıraktım. Sanki benim üzerimde bin yıllık öfkesi varmış gibi, önce kıyıdan suya girdi, bir iki su üstünde yüzdükten sonra kendini derinlere bıraktı ve bulanık su da izini kaybettirdi.

Akşam ezanından sonra evde ne oldu diye soracak olursanız, bir daha yapmamak üzerine alınan sözlerin karşılığında, annem süpürge koçanını o akşam barışçıl kızıldereliler gibi toprağa gömdü.


Fotoğraf: Annem (Habibe Bayrak), ben ve Bidiş'in (köpeğmiz) yavru hali. Dikkatli gözler mısırların arasındaki kahverengi tavşanı görebildi mi acaba?