Hatırlıyorum da, Yunus ağabeyime roman yazdığımdan bahsettiğimde, bizden de bir şeyler yazarsın demişti. O’nun için bu denli cümle kurabileceğini düşünebilseydim, bomboş sayfalar ile dolu resim defterleri sunardım okuyacaklara. O’nun için bir şeyler yazmak haddimin en duruğunda. Şu kelimeleri de dökerken gözyaşlarıma, hıçkırıklarıma hakim olabilsem, daha çok şeyler karalayabileceğim belki. Belki de, kafamı kaldıracağım, Aferin İsmail, beni iyi betimlemişsin diyecek ve omzumdan tutarak, ağlama kardeşim ben buradayım diyecek. Neden hala demedi peki. Neden hala o sokağa girdiğimde görmüyorum seni. Neden o dükkânın kapısından o güler yüzünle çıkıp, “-Hafta sonu bekliyorum ha, şu benim bilgisayara bir format at” demiyorsun. Şimdi ben sınavlara girerken kimin saatini ödünç alacağım. Nasıl geçti sınavın diye sormayacak mısın artık ya da ufaklıkları benim için öp demeyecek misin?

Sabahın ilk saatlerinde, eşimin hazırladığı iki yumurtayı yerken diğer taraftan sabah haberlerini dinliyorum. Akşam ne ise odur genelde gördüğüm ama gece sıcak yatağımızda yatarken bir şeyler oldu mu acaba diye düşünmemden edemem. İyi yada kötü olanlardan haberdar olma merakım pek fazladır. Sabahın köründe de ekonomi haberleri pek olmadığından güncel haberler daha çok ilgimi çeker. Kahvaltı biter kıyafetlerimi giyerim. Eşikten adımımı atarken besmelemi çeker, eğer Cuma sabahı ise elimi eşim öpmezse eksikliğini duyarım.

İş servisini beklerken, Okan ve Oktay ile güzel sabah sohbetimizi ederiz. Bazı günler Okan servisin peşinden koşar, bazı gün simitçinin. Bir simitçimiz vardır. Bisikleti ile geçerken yanımızdan hayırlı sabahlar demeden etmez. Üstelik kahvaltı etmiş olmama rağmen de alırım bir tane çıtır çıtır. Herkes nasibinin peşindedir kısacası.

Sabah ile öğle yemeği arası sigara ve çay içtiğimiz bir alan vardır. Orada kimseyi duman altı yapmadan, bankların üzerine oturur demleniriz. Güzel sohbetler olur yine orada. Genelde iş ile alakadar konular başı çekse de, bugün sabah olduğu gibi evladiyelik konulara da değinmeden edilmez. Hani sigara içiyoruz, hani her nefeste hayattan çalıp götürüyoruz ya, ayak üstü yanımızdan geçen amirimiz lafı gediğine koyuyor.

— Tabuta bir çivi daha çakıyorsunuz demek.
— Hadi hayırlısı.

Ne olursa olsun hayır okumaktan öte yapacak çok şey var da, nikotin işlemiş kana, çayın yanında kendini göstermek istiyor. Konu da haliyle o iki parmağımız arasındaki zehir çubuğuna odaklanıyor.

— Şaka bir yana ama doğru söylüyor.
— Haklısın da, gel de kendine anlat.
— Bu harbiden ağız şımarıklığından başka bir şey değil.
— Nasıl yani?
— Hani, ağzımız alışmış maalesef. İçmek istemesek de, dudakların arasında boşluk oluyor.
— Ya, işte o boşluk dolsun derken paketleyecekler bizi de.
— He valla doğru dedin.

Geçen hafta pek bir hastaydım. Bir gün bu sebepten işe gidememiş, koca günü yatakta mızmızlanarak geçirmiştim. Boğazda hala bir hırıltı, inceden inceye de öksürük olmuyor değil. Ben öksürdükçe Mehmet Amca gözlerimin ferini alacak derece de kızgın bakıyor.

— Hayırdır amca
— Ne hayırı kerata? İçmesen şu meredi olmaz sanki. Ne ciğer bırakıyor ne de vitamin.
— Doğru diyorsun da, yerine konulacak şeyler olsa keşke, hadi vitamini buluruz da ciğer işi çok sakat.
— Sen böyle çekmeye devam et, görürsün ciğeri, işkembeyi.

Konunun odağı olmak da pek bir fenadır bu durumlarda. Bütün gözler tüm suç sizinmiş gibi benliğinize odaklanır, ne kadar ayıp, hiç yakışıyor mu serzenişlerini ruhların ta derinlerinde hissedersiniz. İşin kötü tarafı da tek sigara içen siz olmadığınız halde, tüm okların size doğru yol alması savunma mekanizmanızın iyi olmasını gerektirir ve başlarsınız konu değiştirme çalışmalarına. Bit’tabi bende de bu gibi konular üzerinde üstüme yoktur. Hemen kıvırmaya başlarım. Konu değişsin, konu benden uzak yerlere gitsin de gerisi kolay.

— Ya Mehmet Amca, hani vitamin dedin ya, dün şu bahçe tellerinin dibinden iki üç avuç kuşburnu topladım, akşam çay yerine kuşburnu içtik süperdi.
- Evet, olmuştur şimdi onlar. İç iç faydalıdır.

Konunun önemine uzak diğer arkadaşlarda müdahil olurlar.

— İsmail ne işe yarıyor ki o kuşburnu dediğin nane?
— Ya bakma sen İsmail’e, o yeşillik ne bulsa yiyecek yakında. Dün incir ağacının kökünü çıkarmış, bir tane bile incir bırakmamış.
— He evet, Bahadır’la bu pek bir fana

Oklar bana tekrar doğrulmadan, konunun acilen değişmesi lazım. Yoksa olay, ayvalara bir gelirse kesin çıkışı olmaz. Bizim fabrikanın bahçesindeki ayvalarda gerçek bir şehir efsanesidir. Hatta bir gurup beyaz yaka personel, gecenin bir vakti iyi saatte olsunların gelip ağaçtaki tüm meyveleri temizlediğini bile düşünür. Hatta ayvalar üzerine işaret konulmasa da gizliden gizliye sahiplenilir. O iri olan benim, şu sıfatı Suat’a benzeyen senin. Nihayetinde bir Pazartesi gelmişsiniz ağaç tam takır, kapanın elinde kalmış anlayacağınız. Sonuçta ayvayı yiyemeyiz.

— Yüz gram kuşburnunda yüz kilo portakala eşdeger C Vitamini var.
— Hadi ya, hani şu bizim Çiller Çayında mı?
— Çiller çayı mı? O da ne ki?
— Ya hani başbakan vardı ya, Tansu Çiller. O çok içiyor diye bir zamanlar adına Çiller Çayı diyorlardı.
— A! evet doğru ya.

Konuşmalar böyle şen şakrak akıp giderken, aynı mahallede oturduğumuz mühendis bir bayan arkadaş:
— Arkadaşlar, bu sigara gerçekten çok sakat. Dün bizim inşaatı yapan firmanın sahibi genç yaşta kalp krizinden vefat etti.
— Hadi ya. Başınız sağolsun.

Şimdi konu birden başka noktalara kaydı ve benim de nabız birden yükseldi. Lakin, semtimizde iyi kötü inşaat firmalarını ve sahiplerini tanıyorum.

— Hangi firma ki o dediğin?
— Hani sizin sokakta Heska İnşaat var ya onun sahibi Yunus Ağabey.
— Ne?
— Evet, Yunus Ağabey?
— Yok artık, doğru olamaz. Emin misin sen?
— Evet, hatta dükkânda geçirmiş kalp krizini, arkadaşlarının yanında.

Büyük bir suskunluk, bende en derinlerden gelen bir ürperti ile şaşkınlığım arasında o sessizlikte gözümün önüne Yunus ağabeyim geldi. Böyle şey anca filmlerde olur ve şakadan öteye gidemez benim hayatımda. En azından bu ana kadar böyleydi ve ben bu durumun değişmesini hiç istemiyordum.

— Ya, nasıl olur? Daha Cumartesi günü şakalaştık.
— Maalesef öyle İsmail, vefat etmiş.

Çayımı masa üstüne bıraktım, son nefes duman gibi sigaramdan derin bir nefes çektim sırf kendimi bilemediğimden. Hemen ofisime gittim ve telefona sarıldım. Cep telefonun rehberinden kaydını buldum ve o küçük yeşil tuşa bastım. Hadi be ağabey aç, Allah rızası için aç. Yalancı çıkar şunları. Lakin olmuyor. Ne iş yeri ne cep telefonu, aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor. İnşallah sadece şu an ulaşılamıyordur, telefonu kapalıdır yâda sakar ağabeyim suya düşürmüştür. Ne bileyim olmuştur bir şeyler. Ne olacaksa olsun ama o olmasın. Ölüm olmasın.

Bu çaresizlikler içinde yerimde duramıyor o geniş ofisin duvarları üzerime geliyor. Başka numara yok mu? Var tabi. Oğuz ağabey. Yeşil tuşa bir ümitle yeniden bastım. Aradığınız kişi şu anda bir başkası ile görüşüyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyin. Denedim, denedim. Bir, üç, altı, bilemedim artık sayısını. Sonunda açtı ağabeyim.

— Oğuz ağabeyim ben bir şey duydum doğru mudur?
— Evet İsmail doğru kardeşim. Yunus Ağabeyini kaybettik.
— Başımız sağ olsun ağabey. Ne zaman, nereden kalkacak cenazesi.
— Bugün öğlen Hasan Polatkan’daki büyük camiden gülüm.
— Tamam ağabeyim. Tekrar başın sağ olsun.

Giderken insanlar bir yerlere çoğu zaman bakmayız arkalarından. Her daim tekrar görüp, tekrar bir arada olacağımıza inanırız. Tüm olanlar bizim kontrolümüzde gibi gelir hepimize. Bıraktığımız gibi bulmak, gittiğimiz zaman görmek isteriz hep. Olmuyormuş. Bu düzenin böyle yürüdüğünü, günü vakti geldiğinde bizlerinde, o gidip, yerlerinden memnun olan ruhlar arasına karışacağımızı görmemezlikten geliyoruz. Tüm iyi niyetleri sunuyoruz birbirimize, her an başımıza gelecek gibi hazırlanmıyoruz. Sevdiklerimize hastalıkları yakıştıramazken, ölümleri hiç yakıştıramıyoruz.

O büyük bitmişliklerin arasındadır kendimden geçmişliğim. O gün bütün bitmişliklerin içinde, küçük kıyameti görmenin yanı başındayım. Başım iki avucumun arasında, gözyaşlarım yer düşmekte, her damlanın aksinde Yunus ağabeyim gözümün önüne gelmekte. Sadece görüntüsü mü? Ses tonu bile sanki yanımda konuşuyormuş gibi beynimde dalgalanıyor.

“— Ne olacak İsmail bu memleketin hali” diyor sürekli.

Ben hiçbir ölümü yaşamak zorunda kalmasam, bilirim herkeslerden önce ölmem gerektiğini. Sırf bu acıları tatmamak için, sevdiklerimden önce canımın teslim edilmesi gerektiğini isterim. Bencilliğim acı duymaktan değil, sevdiklerimin uzun ve sağlıklı ömürler içinde olmasını istememdendir. Olmuyor ne yazık ki. O iki istek tek bir sinide önünüze sunulmuyor. Her canlı ölümü tadacağı gibi, o canlıyı seven her kulunda gitmelerin acısını tatması gerekiyor.

Hatırlıyorum da, Yunus ağabeyime roman yazdığımdan bahsettiğimde, bizden de bir şeyler yazarsın demişti. O’nun için bu denli cümle kurabileceğini düşünebilseydim, bomboş sayfalar ile dolu resim defterleri sunardım okuyacaklara. O’nun için bir şeyler yazmak haddimin en duruğunda. Şu kelimeleri de dökerken gözyaşlarıma, hıçkırıklarıma hakim olabilsem, daha çok şeyler karalayabileceğim belki. Belki de, kafamı kaldıracağım, Aferin İsmail, beni iyi betimlemişsin diyecek ve omzumdan tutarak, ağlama kardeşim ben buradayım diyecek. Neden hala demedi peki. Neden hala o sokağa girdiğimde görmüyorum seni. Neden o dükkânın kapısından o güler yüzünle çıkıp, “-Hafta sonu bekliyorum ha, şu benim bilgisayara bir format at” demiyorsun. Şimdi ben sınavlara girerken kimin saatini ödünç alacağım. Nasıl geçti sınavın diye sormayacak mısın artık ya da ufaklıkları benim için öp demeyecek misin?

Akşam facebook’da senin profilini tıkladım. Birkaç hafta önce de doğum günün varmış. Sana nice yıllara diyen arkadaşlarına, sağ olun, cümlemiz, amin diye cevaplar yazmışsın. Son notu sen yazmadın ama benim profilimde hala yazıyor, İsmail, Yunus’u ve birkaç kişiyi ile daha arkadaş olarak ekledi. Kızgınlığım kendime. Sen orada yanımızdayken sana doya doya sarılıp, seni çok seviyorum demedim. Oysa bunları sana defalarca söyleyebilecek zamanım çok vardı. Yapmadım. Şimdi oralarda söylediklerimi duyabiliyor, yazdıklarımı okuyabiliyorsan şunu bilmeni çok istiyorum. Seni çok sevdik. Tekrar, cennetin bir köşesinde karşılaşmak umudumuzla ellerinden öpüyoruz.

O gün, Yunus ağabeyimin gidişinin ertesi gününde İbrahim Kadri Karaosmanoğlu Camii avlusundayım. En son buranın bu denli kalabalık olduğunu, birkaç ay önce, eski müdürümüz Mehmet Asbuzoğlu’nun kayınpederini defnederken görmüştüm. Yılmaz Büyükerşen’in sohbetine de müdahil olmuş, eski mesai arkadaşlarımı da görme fırsatını bulmuştum. Bugün ise ayrı bir acı ile beraber yine aynı avludayım. Gözüm cami duvarındaki küçük beyaz tahtaya takılıyor. Tahtada, Yunus Heves yazıyor. Tahtanın hemen altında bir tabut ve etrafında insanlar. Müstahkem yerimi alıyor ruhuna üç Kulhüvallah bir Elham okuyorum. Ağlamalarım durdu. Şaşkınlığım yerini derin boşluklara ve sessizliğe bürüdü. Ardımı döndüm karşımda Oğuz ağabey. Usul adımlarla, başım önümde yanına yaklaştım. Bir şey diyemeden atıldım boynuna. Sarıldım. Sarıldım. Sanki karşımdaki Yunus ağabeyimmiş gibi sarıldım. Başın sağ olsun diyebildim. Nokta buydu belki. Son durak buydu.

Kümeleşmiş insanlar arasına girdim ve derken Ethem ağabeyimin yanına geldim. Sordum olayın aslını zar zor.

Pazar günü oldu İsmail, diye başladı söze. Öğlen vakti çok hastalanmış, yüzünü yıkamak için lavaboya girmiş. Sonrası malum. Kapıyı kırıp çıkarmışlar. Oğuz, suni teneffüs, kalp masajı yapmış, ambulans altı dakika sonra gelmiş ama nafile.

Cuma gününden başlamış rahatsızlığı, dört kalp damarım tıkalı ama hala turp gibiyim dercesine hayatla geçmiş dalgasını. Gülmeyi seven insanlar nedense böyle oluyor. Ethem ağabeyimin dediği gibi, çok hoyratız. Arabanın bujisi yanar hemen servise koşarız. Kendimiz için bu kadar özen göstermeyiz. Doktora gidip, yahu ben bu sıralar fena terliyorum ne oldu acaba bana demiyoruz. Dişimiz apse yapar, rakı ile gargara yaparız ama arabanın tekeri inmeye görsün hemen soluğu benzin istasyonunda pompanın başında alırız. Kurşunsuz mu olsun süper mi olsun benzine kıymazken, kurtlu elma yer, aman be kurt ben olana kadar ben dev gibi olurum deriz. Hoyratız gerçekten, çok hoyratız. Ezanlar, selalar okunurken Lailaheillallah demekle yetinir, iki rekât başımız secdeye varacak diye üşeniriz. Tüm bu gidişler sebepsiz değil elbet. Vakti dolan, nefesi tükenen göçüp gidiyor. Kalanlar için ise yeni gün eski telaşlar ile devam ediyor.

O gün, Yunus ağabeyimin gitmesinin ardında Asri Mezarlıktayım. Ki burası rahmetli annemin de mekanıdır. Defin işi bitip, başsağlığı dilekleri dilendikten sonra insanlar bindiler arabalarına, döndüler hayatlarına. Bense bu günü burada, en çok sevdiklerimden biri ile geçirmek istedim. Hızlı adımlarla annemin yanına gittim. Meşelerini, çam ağacını suladım. Bir güzel kabrini temizledim, suladım. Dualarımı ettim. Sonra döndüm semaya baktım ve şükür ettim. Şükürler olsun bizi yaradana. O’ndan geldik o’na döneceğiz.

Kabirlerin arasında dolanıyorum. Leylandiler tohuma yatmış. Olmuş tohumlardan topluyorum. İğde ağaçlarından iğde yiyip çekirdeklerini cebime atıyorum. Bir kabrin üzerinde kuşburnu ağacı gördüm. Üzerindeki kuşlarla beraber bende nasiplenmek, akşam çay niyetine evlatlarımla ve eşimle beraber demleyip içmek istiyorum. Kiloya yakın topladım. Ceplerimde ise iğde ve leylandi tohumları. Mezarlığın çıkış kapısına doğru giderken bir bayan bana doğru geliyor. Başımı bu tanıdık simaya çevirdiğimde ne göreyim, eşimin teyzesi, hali benim de teyzem. Dedemin kabrini yaptırıyormuş, onu kontrol etmek için gelmiş. Seni Allah çıkardı karşıma İsmail, Allah’tan başka bir şey dileseymişim olacakmış demek ki dedi. Çok ıssız, köpeklerde var. Korkarım diyordum. Var mı vaktin. Olmaz mı teyze dedim.

Sonra geri döndüm geldiğim yere doğru. Teyzemle dedemin kabrini yapan elemanlar ile konuştuk, otostop yapıp dükkâna oradan tekrar mezarlığa gittik geldik birkaç defa. Gün sonu oluyor. İkindi okundu, mezarlığın yeni sakinleri de geliyor. Çantamın ön bölümünde kuşburnu, cebimdeki leylandi ve iğde tohumları ise neredeyse bitmek üzere. Elimin uzandığı her mezarın üzerine bir tane iğde çekirdeği, olmadı leylandi tohumu gömüyorum. Güneş, bulut kümelerinin arasından ufukta kaybolmaya doğru gidiyor.

Akşam beş buçuk da kabirden döndüm. Ihlamur Kent’ten otuz iki numaraya binip evime döndüm. Akşam yemeğinden sonra kuşburnunu demledim. Misafirlerde sebeplendi ve bir günün başlangıcı şaka ile sonu ise gerçeklerle nihayete erdi.