İstanbul, okul kitaplarında okuduğum bir şehirdi benim için sadece o kadar. Eve dönerken mahalleden akranlarımın -anneni tımarhaneye mi götürdüler- demelerini de anlayamıyordum. Biliyordum annem hastaydı ve yine biliyordum ki o beni yalnız bırakmaz bir an önce evine dönerdi.

Okuldan eve dönerken kapımızın önünde ışıkları yanan ambulansı gördüm. Ambulans şoförü aracın kapısının yanında duruyor, beyaz gömlekli iki doktor evimize girmek üzere bekliyordu. Mahallenin tüm sakinleri ambulansın diğer tarafında toplanmış, köpeklerimizin havlaması mahalle sakinlerinin kendi aralarında konuşmalarında kaybolmaktaydı. Belli ki doktorlar köpeklerden korkmuş olacak kapıdan içeriye giremiyorlardı. Gocuğumun kolunun içinde kaybolan elimle kavradığım poşeti daha sıkı tutarak eve doğru koşmaya başladım. Sokaktaki akasya ağaçları arasında adımlarımı sıklaştırırken evimizin önünde duran ambulansa bir anlam veremiyordum. Oysa sabah yine son günlerde olduğu gibi perişanlık içinde başlamıştı. Kahvaltı yapmadan, karnıma bir lokma dahi girmeden okula gitmiş, okul kantini yerine bahçe duvarından atlayıp köşedeki bakkaldan “annem yarın verecek amca” diye küçük somun ekmeği alıp, kimseye göstermeden hızlı hızlı yemiştim. Karnım çok açtı. Bir an önce eve gidip anneme ağlamalıydım. Yemek vakitleri benim için bir türlü gelmek bilmezdi. Eğer evde yiyecek bir şey bulamazsam yine olmadık yalanları söylemeye başlayacak, hiç tanımadığım evlere gidip “annem köfte yapacak, kuru ekmeğiniz var mı?” diye soracaktım.

Ambulansın yanına vardığımda, ambulans şoförü beni konumdan tuttu. “Nereye gidiyorsun bakalım sen” demesinin altında söylediğim yalanlar yüzünden beni hapse atacaklar korkusu sardı tüm bedenimi. Küçük olduğum için bana bir şey yapamayacaklarını biliyordum. “Ben burada oturuyorum amca” dedim. Adam yüzüme acınası bir ifade ile baktı.

- Adın ne oğlum senin?

- İsmail

- Burada mı oturuyorsun?

- Evet.

- Annen hasta mı senin?

- Hayır amca.

- Bak bunlar doktor, annen hastalanmış onu hastaneye götürecekler, sen eve girip köpekleri bağlayabilir misin?

- Kontes’i mi amca?

- Kontes mi senin köpeğinin adı?

- Evet amca.

- Tamam işte. Sen şimdi bahçeye gireceksin, köpekleri bir güzel bağlayacaksın, bu doktor amcaların da annene bakacaklar.

- Tamam amca

Kapıya doğru yürüdüm. Kapıda bekleyen iki doktora öfkelenen kontes ve yavrusunun patilerini tahta kapının arasından görebiliyordum. Islık öttürdüm. Köpekler sustu; doktorlar da yüzüme hayret dolu ifadelerle baktılar. Kapının üzerindeki mandalı hızlıca indirdim, önce kontesi sonra yavrusunu başından tutarak içeriye doğru ittirdim. Belli ki kontes her zaman yaptığını yapmış, zincirini kırıp kapının dibinde yavrusu ile yatmaktaydı. Dışarından gelen bu seslere ve ambulansın ışıklarına sinirlenmişler ki bu kadar öfke ile dışarıya havlıyorlardı. Kontesin boynundaki meşin tasmayı kavradım, bahçemizin ortasındaki elma ağacı ile erik ağacı arasına gerilmiş iple tasmasını bağladım. Hala öfkesi yatışmamış, arka ayakları üzerine boğuk sesler çıkaracak şekilde dikiliyor, boyu benim boyumu da geçip üzerimden eve girmeye çalışan doktorlara havlıyordu.

Doktorlar dış kapıdan bahçeye giden küçük avludan evin kapısına ulaştılar. Ben de kontesi bırakıp evin kapısına doğru gittim. Annem kapıyı açmıyor, evde “kurtar beni Semih!” diye bağırıyordu. Semih benim babamdı. Babam evde değildi hatta babam Eskişehir’de bile değildi. Senenin başında annem hastalanmış, babam da bizi terk edip memleketi Mersin’e kaçmıştı. Doktorlar anneme “Habibe korkma bak oğlun da burada” dediğinde annem sustu. “İsmail, geldin mi oğlum” dedi içerden yumuşak bir sesle. Annem herkese bağırır, herkese kızardı ama bir tek bana o nazik ses tonuyla seslenir, kuzum diye severdi beni. “Anne ben geldim” dediğimde kapıyı yavaşça açtı. Doktorlar hemen annemin koluna yapıştı. Biri bir kolundan, öbürü diğer kolundan tutarlarken, annemin gözleri bana yalvarırcasına bakmaya başladı. Annemin ne yaşayacağını düşünemedim. Sadece anneme sarılmak, aç karnımı bir an önce doyurmak, yanmayan sobanın içine birkaç gazete kağıdı atıp ısınmak istiyordum.

Sonra ambulans şoförü de girdi içeriye. Arka sokağımızda oturan ve annemin uzaktan akrabası olan, adını dahi hatırlayamadığım teyze de geldi şoförün hemen ardından. “Siz anneyi alın, oğlu da bizimle gelecek” dedi doktorun biri sert bir ifadeyle. Belli ki uzun süre kapıda beklediklerinden onların da sinirleri gerilmiş, her an köpekler boşalır ve kendilerine saldırır diye işi aceleye alıyorlardı. Annemi kapının dışına doğru götürmeye başladılar. Kapının ardından kaybolunca annem diğer doktor geri geldi ve “sen de bizimle geleceksin” dedi. Nereye gidiyorduk, neden gidiyorduk bilemiyordum ama annemden ayrılmaktansa onun yanında olmak daha güvenli olacaktı. O benim sığındığım yegane limandı; hasta olduğunda bile bana güzel peksimetler yapar, anlamadığım dilde dualar okur, başımı yalar, camdan dışarı baktırıp öpüp uyuturdu.

Ambulansın arka kapısı açıldı. İçeriden sokağa o bildik amonyak kokusu yayıydı. Annemi koltuk altlarından tutup ambulansın içine bindirdiler. “Hadi sen de bin” dedi bana şoför. Annem sedyeye oturmak üzereydi ki “dur oturma” dedi doktorun biri. Belli annemden tiksinmiş olacaklar ki sedye üzerine naylon serdiler. Sonra “uzan buraya teyze, biraz gezineceğiz “dedi yumuşak bir sesle doktor. Annem sedyeye uzandı ben de hemen onun yanında kalan boşluğa sıkıştırdım kendimi. Araba hareket etti. Önce sokaktan, sonra caddeden, daha sonra çevre yolundan uzaklara gitmeye başladı. Çevre yolundan sonrasını zaten hiç görmemiştim. Hava çoktan kararmış, cadde lambalarının ışığı ambulansın içinde dans etmeye başlamıştı. Ambulansın yan penceresinin aralığından şehrin uzaklarda kalan ışıklarını görüyordum ve bir süre sonra o ışıklarda karanlığa büründü.

Ambulansın içi aydınlıktı. Şoför ile iki doktorun sırtını ön camdan görebiliyordum. Doktorlar ara sıra arkaya bakıp gülümseyen gözlerle “iyi misiniz” dercesine bakıyorlar, sonra yeniden önlerine dönüp aralarında sohbet etmeye devam ediyorlardı. Annem yine olmadık hikayeler anlatmaya başlamıştı bile bana. Almanya’da geçirdiği zamanları, babam ile olan tartışmalarını, ananemin ölmediğinden bahsedip duruyordu. Arada sırada “okul nasıl” diye sormadan da içi rahat etmiyor gibiydi. Annem anlattıkça ben ambulansın arka canından dışarı seyrediyor, okuyabildiğim kadarıyla trafik levhalarındaki köy ve semt yazılarına bakıyordum. Bazı bazı dışarıdan gelen ışıklar çoğaldığında etrafıma daha dikkatli bakıyor, yaşadığım yerdeki binalardan daha yüksek binaları olduğunu gördüğümde hayret içinde “anne nereye gidiyoruz” diye soruyordum. Annem “Almanya’ya babanın yanına gidiyoruz” oğlum diyordu. Almanya bu kadar uzak olamazdı. Saatlerdir yollardaydık. Karanlıklar şehir ışıklarına, şehir ışıkları şehrin binalarındaki evlerin lambalarına karışıyordu. Zaman zaman arkamızdan geçip ambulansı sollayan araçların keskin ışıkları içeriye süzülüyor, gözlerimi yakarcasına aydınlık veriyordu. Sonunda ambulans daha çok durmaya ve kalkmaya başladı. Uzun süre şehrin ışıkları kaybolmadı, belli ki büyük bir şehirdi burası.

Hava aydınlanmaya ve binaların ışıkları sönmeye başladığında geniş bir kapıdan geçtik ve sonra ambulans durdu. Ambulansın kapısı açıldı. Karşımızda aracın ön koltuğunda oturan iki doktor ve şoförden başka doktorlar ve tanımadığım mavi giyimli hademeler vardı. Hademeler diyorum çünkü o zaman kadar mavi elbise giyen tek okul hademelerini görmüştüm. Oysa bunlar farklıydı. Annemi de beni de indirdiler. “Geldik mi Almanya’ya” diye sordu annem. “Mavi elbiseli kadınlardan biri “geldik teyze” dedi ve annemi alıp pencereleri demir korkuluklarla kaplı büyük binaya götürdüler. “Sen benimle gel” dedi bizi getiren doktorlardan biri. Elinde beyaz kağıtlar vardı. Demir parmaklıklı pencerelerin olduğu büyük binanın yanındaki küçük binaya doğru gidiyorduk. Annem hayli gerimde kalmıştı. Doktorların biri başımı sıvazladı “kaça gidiyorsun sen bakalım” dedi, “üçüncü sınıfa gidiyorum amca” dedim mağrur ve yorgun bir ses tonuyla zira koca gece hiç uyumamıştım.

Binaya girdik. Beni geniş salondaki bankların birine oturttular. Sonra ben bankın üzerine, sırtımı duvara yüzümü onlara dönerek yan bir şekilde uzandım. Uyumuşum.

“İsmail kalk” diye dürtüyordu birileri. Önce korkunç bir rüya gördüğümü sansam da rüyada değil de gerçekliğin tam ortasında olduğumu anlamam uzun sürmedi. Bir simit vardı doktorun bir elinde, diğer elinde de ayran şişesi. “Aç mısın?” diye sordu. “Evet amca” dedim. Simidi ve ayranı bana uzattı. İlk lokmayı alır almaz “annem nerede” diye sordum. Doktor yanıma oturdu. “İsmail. Burası hastane oğlum, annen bir süre burada kalacak. Biz seninle Eskişehir’e döneceğiz” dedi doktor sakinleştirici bir ses tonuyla. “Annem ne zaman gelecek” dedim yine. “İyileşince oğlum” dedi. Simidimi henüz bitirmemiştim. Ayranı bir yudumda içtim ve şişesini doktora uzatarak “Allah razı olsun” dedim. Başımı yeninden sıvazladı ve “hadi gidelim artık yolumuz uzun” dedi. Ambulansın arka kapısını açtı ve annem için koydukları naylonları kaldırıp beni sedyeye yatırdılar. Uyudum.

Kapı yeniden açıldığında evimizin kapısının önündeydik. Kontes bağladığım ipinden yine kurtulmuş, kapının yanında yavrusu ile uyumaktaydı. Evden içeriye girdim. Yemek aradım bulamadım, bari birkaç dilim ekmek bulabilir miyim diye tel dolaba baktım orada da bir şey kalmamıştı. Yatağa uzandım. Çok yorgundum. Yeninden uyudum.

Karnımın açlığı ile uyandım. Bakkala gidip ekmek ve zeytin almayı düşünüyordum. Kapının üzerinde bulunan veresiye defterini alıp bakkal İbrahim’in dükkanına vardım. Kapıdan girince İbrahim Amca tezgahın arkasından doğruldu ve “sonunda anneni yatırdılar mı hastaneye” diye sordu. “Evet İbrahim Amca” dedim. İbrahim Amca bana uzun uzadıya bazı şeyler anlatı ama hiç ama hiçbir sözünü anlamadım. Gözüm tezgahın önünde duran bisküvilere, cam dolaptaki gazozlara, yoğurt tepsinin yanında sarkan sucuklara dalıyordu. “Bir ekmek iki yüz elli gram zeytin” dedim ve veresiye defterini İbrahim Amca’ya uzattım. Bir gazete kağıdına sardı ekmeği, diğer elime de zeytin poşetini verdi, deftere de aldıklarımı yazarken “ne zaman gelecekmiş annen İstanbul’dan” diye sordu. “İstanbul mu?” diye şaşkın bir şekilde sordum. “Evet, İstanbul! Anneni hastaneye yatırmadınız mı İstanbul’da?”

İstanbul, okul kitaplarında okuduğum bir şehirdi benim için sadece o kadar. Eve dönerken mahalleden akranlarımın “anneni tımarhaneye mi götürdüler” demelerini de anlayamıyordum. Biliyordum annem hastaydı ve yine biliyordum ki o beni yalnız bırakmaz bir an önce evine dönerdi.

 

On yaşında çocuğun yirmi bir gün annesiz kalmasının verdiği yalnızlığı tattığım günlerde öğrendim kimsesizliği. Yalnızlık o ana kadar var olmamıştı çünkü annem vardı.