Mümkünse kendimle bir yüzyıl görüşmek istemiyorum. Çok kızıyorum şu hallerime. Televizyon dizilerindeki kötü karakterler gibiyim. Elimi uzattığım insanların gerçek yaşamları, yanı başımda olan onca hikayenin masum kahramanları; bana kaşlarını çatan öfke dolu cümleler, umursamazca nefesine karıştığım tütün kokulu leş yiyiciler.

Mümkünse kendimle bir yüzyıl görüşmek istemiyorum. Çok kızıyorum şu hallerime. Televizyon dizilerindeki kötü karakterler gibiyim. Elimi uzattığım insanların gerçek yaşamları, yanı başımda olan onca hikayenin masum kahramanları; bana kaşlarını çatan öfke dolu cümleler, umursamazca nefesine karıştığım tütün kokulu leş yiyiciler.

 

Sağlıklı duramıyorum. Bir gün dişim, bir gün başım, bir gün midem ağrıyor. Çok can acısına şahit oluyorum sonra diş ağrımdan utanıyorum.

 

Sevilmek istemiyorum ben mesela. İnsanlığımdan utanıyorum. Türümün bunları yapabiliyor olması utandırıyor, başım önde eğik geziyorum. Benim türüm çok vahşi; can yakıyor. Kendi çıkarları için yine kendi türünü zehirliyor. Baktı olmadı çevresindeki canlı hayatına el atıyor; kesiyor, yakıyor, yıkıyor, öldürüyor… Küçük bir çocuk adını öğrenmeden çiçeği koparmayı, ağaca tekme atmayı öğreniyor... Kısa saçlı kız çocuğu kelebeklerden korkuyor.

 

Sonra insanlığından utanıyorsun.

 

Ne deseler düzelemiyorum ben. Çok sinirli mizacım var. Sevemiyorum. Konuşmaktan aciz insanlara uzun uzadıya insanlıktan bahsederken, cehalet ile yapılan her doğrunun sonucunda çıkan zararı gösteremiyorum. Bir fasulyeyim ben. Adımı çok önceleri koydum. O fasulyelik durumu ile yaşlanmak istiyorum. Samimiyetsizliklerin altında yatan kıskançlıkları görebiliyorum.

 

Birilerinin çatı katı gezegeniyim. Neşe dolu insanlara imrenerek bakıyorum. Kendi istedikleri olmayınca bir kalemde silinebiliyorum.

 

Sabah gözümü açtığımda ayakları kesilmiş kara bir köpeğin bakışlarında hep düşmanlarımı görüyorum. Benim türüm çok can yakıyor. “Seni tanıyamamış olmamdan utanıyorum” mesela. Sen "Kontes" gibi değilsin.

 

Elimi yüzüne sürsem, acını dindirsem, koynuma alsam, belki o an sana güzel bir Eskişehir türküsü söylesem, sen bana baksan, olmayan patilerinle dokunsan ciğerime, üflesem, püflesem, sonra seni bu hale getirenlerin yuvalarını başına yıkabilsem, kurtulsam bir an tüm öfkelerimden seni insanların olmadığı derinliklere götürsem, ailemi de alsam yanıma, çocuklarımı, Zübeyde’yi tanısan, onun yüzünü yalasan… Yapar mısın?

 

 

Güvenip bana, benimle gelir misin?