Hayat, ona karşı çıktığınız anda size bedellerini çok acımazsızca ödetir. İsteyip de yapamamak olarak sığındığımız fedakârlıklarımız, gün gelir istemeyerek yaptığımız hamurun içinde yoğrulur gider. Tadına bakamayacağımızı, o anlara tekrar dönemeyeceğimizi bilsek de, aralanmış kapılar ardından burnumuzu yeniden uzatır mıyız diye düşünür dururuz. Gitmeliyim derken sana özür dileyebiliyorsam, senden kaçtığımdan değildir. O kapı aralığı değil, o kapının sonuna kadar sana ve senin bütünlüğüne açıklığından gelir.

Sonunda, kırılan kalpleri onarmak bana düşmüyordu. O bildik karın ağrısı, yaşanamamışlıkların cezasına ekleniyor ve zaman ilerledikçe ağrının şiddeti daha çok artıyordu. Seni bulduğumun ertesinde başıma gelecekleri düşünmeden, seni kaybetmenin çok yakın olacağını hissetmek kadar saçma düşüncelerim oluyordu. Kızamıyordum ne sana ne de senin yanında olan her bir çakıl taşına. Kızmamı, bu hayata lanet okumamı gerektiren her şey benim değil di ki. Sahibi olduğum kördüğümlerin çözülmeyeceği, sökmeye çalıştıkça daha da karmaşık olacağını bildiğim halde koşup geliyordum sana. Sen yaklaşımlarımı da sevemedin. İki düşman ordu gibi, Eskişehir Ovasında kozlarımızı paylaşıyoruz. Durmak bilmeyen öfkelere, senin o içten ama derinden bakan kin alma içgüdülerin ekleniyor. Mantıkla yazılacak bu destan derken, kanımın damla damla akarak, gözyaşımla karıştığı anda toprakla bir bütün olduğunu göremiyorsun. Tüm sözlerin silahlanırken, tüm yaptıklarımın cezasını harfi harfine çekmek bana çok fena koyuyor. Bu savaşı kazanan ikimiz olamayız düşmanken, bu savaşı yazan da, oyuncuları da, kralı da, soytarısı da biz değiliz. O savaşın derin izlerini yaşamak, kendi silahımızdan çıkan kurşunla yine kendi kendimize zarar vermeye odaklanmışız.

 

Hayat, ona karşı çıktığınız anda size bedellerini çok acımazsızca ödetir. İsteyip de yapamamak olarak sığındığımız fedakârlıklarımız, gün gelir istemeyerek yaptığımız hamurun içinde yoğrulur gider. Tadına bakamayacağımızı, o anlara tekrar dönemeyeceğimizi bilsek de, aralanmış kapılar ardından burnumuzu yeniden uzatır mıyız diye düşünür dururuz. Gitmeliyim derken sana özür dileyebiliyorsam, senden kaçtığımdan değildir. O kapı aralığı değil, o kapının sonuna kadar sana ve senin bütünlüğüne açıklığından gelir.

 

O dağa çıktığımı bilirsin mesela. Çıkıp da, saatlerce dert yanarak, seninde benimle gelmen gerektiğini anlattığım, çam ormanlarını bilirsin. Sana ihtiyacım olması ayrı bir dertti belki. Yukarıdan aşağıya taşlar yuvarlanır, birinden kaçarken, diğeri kafamızın üstünde parçalanır ve tüm bu olanlar seni o derin lise yıllarına taşırdı.

 

Lise sıraları kadar dürüstüzdür seninle. Oralarda şimdi yeni aşklar tohumlanırken, bir de bakarız hayatımızın son sınavını yine o sıralarda yazıvermişiz. Elimizde kalan son kitabın, birbirimize ödünç verdiğimiz ders notlarının bile ayrı bir anlamı vardır. Senin yazdığın kalemden çıkınca bile ayrı güzel olur tarih, coğrafya, edebiyat ve matematik. Şimdi yıllarım geçer, sen bana yine inkılap öğretirsin. Aşkının bekçisiyim der gibi, inkılâplarının bekçisiyim dersin. Senin yanında olmak, senin yanında rüyalara dalmak bu değil de nedir söyleyebilir misin? Münazara yaparken, senin titrek sesine, benim alaşağı edici dogmalarım karışır. Finalin galibi olamasam da, sen yanımda oldukça bu hayatın bütünlemesi olmayacak. Ara sınavlar gibi, “-olsun bir şansım daha var” diyebileceğim kadar rahatım.

 

----****----

 

İsmail Bayrak Yalnızlıklar Romanı Sayfa 78En uçta bir ışık gördüğün anda, orası senin kaçıp sığınabileceğin umut noktası olduğunu düşündürmem, ışığa giden kelebekler gibi, kör ediciliği görememem kadar acı. Seni sadelikler alırken benden, bedenine eklediğin her dövme izi, derinlerinde yaşayan ıssızlığına ulaştı. Çok düşündüm mesela, kafamın üzerinde halelerle dolaşsam, beyaz kanatlarımı açsam, başımı öne eğsem, sonra senin ayaklarına kapanıp, bırakmamak üzere merhaba demeni istesem… Olmayacakların ve mecburiyetlerim. Kapanan gözlerimin derinliğinde yatan ruhumun misafirleri, yeniden açıldığında, dünyada olduğumu, sağ olduğumu bilmelerim gibi anlam yüklü. Gerçeği bilmek hakkım diye sorduğum her soru ve onların her cevabı bu kadar mı ağır gelir. Kırıntılarda yaşamak kadar, bir bütün olmayı görememek, tam sağlama yapmadan işin doğrusunu bulmak mı? Yok olamaz! Sen acılar içinde boğup gidemezsin yıkılmışlıkları.

 

O günü hatırlarım. Senin gitmişliklerinin sahilinde, şehirlere akıp giden yolcuların yanı başında, geçen onca trenin çufçuflarına eşdeğer olmamı. Alkolsüz ne varsa içip, her susam tanesini bıraktığımda balıklara, başımı kaldırıp sevdiklerine el sallayan sevgilileri görürdüm. Haklı olduğumu düşünmedim sensizken. Tek derdim, o bankta yanıma kimsenin oturmaması, seni düşünmem. Kilometrelerce uzakta, o birbirlerine el sallayan sevgililerin memleketinden görmeni istiyordum. Kış olup yağmur, yaz gelip sıcaklık kavurduğu zamanlarda bile, tekrar ziyaretlerimde, üzerlerine yeni yeni isimler ve hayatlar eklenmiş o bankın, benim en sadık dostum olduğunu geç görmedim. O gün seninleydim. Elimde sen, kalbimde sen, her bir damla adrenalinim sen olmuşsun. Düşündükçe yakıyor, söyledikçe karın ağrılarım daha da derinleşiyor. Tüm bu olanların yanında, ardımdan yine gümbürtü kopuyor, yine polis anonsları ve çocukların çığlıklarına karışıyor. Umursamıyorum. Düşünmemin gerektiğini, senin o mistik güçlerinle beni hissedebileceğine inanıyorum ve kendimce transa geçiyorum. Beni hiçbir şey, senin yokluklarında, yalnızlığımı görmeni istemem kadar yüceltmedi. Bugün bile hala, senden bir adım ötende ve arkanda iken bile yalnızlığımı hissetmeni istemem ondadır. Ne dersin? O günlerin, o bankta sevgililerin “hoşça-kal”ları arasında, bana merhaba demelerini beklediğim gibi olamıyor muyum? Olmamı beklemeni çok isterdim.

 

Sonunda galip gelen tarihin tekerrürü diyorsun ya, hürmetlerimi sunarım. Değişmek alın yazısı değil, değişmeden çoğullara karışmak, bir bütün olmak ve hazmedebilmek asıl erdem.

 

An gelir, melek canımı alır. An gelir, ben durulurum. O an gelirse eğer, meleklerime derim seninle ne denli emeklediğimi.

 

Yok, asıl anladığım o değil. Kendi söylediği ile yaptığı birbiriyle çelişkiye düşen insanlara benzedim. Sana git derken, senin yanında kalmak istemek, sana kapat bu dünyanın penceresini derken, balkon penceresini açmak gibi. Tutarsız ve tutarsızlıkların arasında kalmışlar gibi

----****----

 

O günün ertesinde, sana yazdıklarımla büyüyeceğim.


Seninle değil romanımla konuşuyorum, son sayfalarını hep merak ediyordum bu romanın, hiç sonu olmayacak diye korkuyorum bir yandan, diğer yandan da aman bitmesin diyorum. Beni kabullenmen senin için o kadar zor ki, hani düşünmüyor değilim. Ne yapmam ve nasıl davranmam lazım diye. Bu toprağa ne eksem, İsrail tohumu gibi mübarek, çiçek açıyor ama meyve vermiyor.

 

O günün sonrasında, sana yazdıklarımla ölmedim mi?

 

Gitmeliyim…

 

Keşke gitmeseydim…