Söyle sevgili, sen hiç kendini unutup daldın mı karanlıklar ülkesine. O ülkeden yalnız kalan her bedene “-Merhaba ben de sizlerdenim” dedin mi? Söyle sevgili, sen bir ilkbahar sabahı, son demlerinde iken güneş, akşam olsa da yatsam diye düşündün mü? O sevgiliye methiye ettiğimiz şiirler içinde yaşanan olmamışlıklar ve bir yanda akıp giden Porsuk Çayı. Sen mi, Eskişehir’in bütünlüğü mü, kızlarımın oyuncakları mı, benim nikotinsiz sigaram mı tüm bu olanların sebebi.

O gün tüm kopmaların ertesinde, başımı senden uzaklara sürüklemek gibi bir duygum olmadı. Yanında kalıp, senin o sıcak tenini, ev işlerinden yorulan bedenini hissetmek, televizyon ve internet arasında sıkışan hayatı def etmek için soluklandım. Başlangıcı olan her şeyin sonunu biliyoruz da, sonlara doğru yaklaştığımızı bir türlü kabullenemiyoruz. Beş milyar yaşayan bu dünya, sıkıntıdan patlayan gaz bulutlarının eseri değil mi? Bizim sıkıntılarımız patlasa kaç dünya kurarız bu nebulalar içinde. Turizm patlar, bödöf patlar, kulağımın zarı patlar bir biz kabuğumuzu çatlatamayız. Belki o ceviz kabuğu bizi hayatta tutan. O ceviz kabuğundan küçük hayatımız, bir küçük berber dükkânında, saçlar kesilirken oluşan dost sohbetlere karışır.

 

İki sandalye, uzun uzadıya bir ayna, saçlarımı bırak, “-gel birazda geçmişimi sil demek istediğim tıraş makinesi”, kabuğundan yeni çıkmış jilet ya da kulak kıllarını temizleyen ispirtolu ateş değil bahanem. Geçmişten kaçmaya çalıştıkça, dününü unutmak istemeyen karaktersiz biri olup çıkıveriyorum. “-Sen söyle İbrahim Abi, nasıl bir velettim ben?” dediğimde, sümüklü, pasaklı, yırtık potinli karın ağrılarım gene başlıyor. Artık her gün banyo yapmak, burnunu üç katlı temizlik mendillerine silmek ya da internetten sipariş edilmiş ayakkabılarla dolanmak daha bir anlamsız. İbrahim Abi anlattıkça, burnumun akmasını, çamurlar içinde debelenmeyi ve spor ayakkabılarımı (-ki buna Eskişehir’de keten derler) parçalamak geliyor içimden.

 

O gün Eskişehir’in akşamlarını yaşamak isterken, doğum günü çocuğu misafirlerine Hoşgeldiniz yazısı ararken koptum gittim nedense. Porsuk kenarında bisikletimle dolanırken, badilerini (yavru ördek) yüzdüren ördekleri gördüm. Altı yavru ördek, onlara yem atan ihtiyarlar heyeti, tepelerinden geçen kuru ekmek parçalarına aldırmadan suyun kenarına oturmuş sevgililer. Kimi yavru ördeklerin derdinde, kimi yanaktan bir makas almak için kılıktan kılığa girmekte. Biri var ki, oturmuş bisikletine, yakmış en düşün zifiri olan sigaradan bir tane, tüm bu olanları izlemekte. Ne de olsa seni görmüşlüğümün dayanılmaz hafifliği var ya üstümde, bir de kulağımda o derinlerden gelen şarkının sözleri…

 

“Yalnız kalınca anlarsın bu hisler,

Bitiremezsin çekmeden,

Acını anlarsın geçen her dakikanda…”

 

Söyle sevgili, sen hiç kendini unutup daldın mı karanlıklar ülkesine. O ülkeden yalnız kalan her bedene “-Merhaba ben de sizlerdenim” dedin mi? Söyle sevgili, sen bir ilkbahar sabahı, son demlerinde iken güneş, akşam olsa da yatsam diye düşündün mü? O sevgiliye methiye ettiğimiz şiirler içinde yaşanan olmamışlıklar ve bir yanda akıp giden Porsuk Çayı. Sen mi, Eskişehir’in bütünlüğü mü, kızlarımın oyuncakları mı, benim nikotinsiz sigaram mı tüm bu olanların sebebi.

 

Her şey oluveririm bir anda. Yağmur, kar, rüzgar, dolu… Gözümün önünden geçen her anımı senle yaşamak, yanımda olduğunu bildiğim anda da senin özlemini duymak kadar derin ve anlamlı. Ölümü düşünmemek, toprak altındaki filizlenmeyi bekleyen papatya tohumları beklemek kadar mutluluk vericidir. Diğer yandan da, ölümün yavaş yavaş bedenine hissettirmeye başladığı saçlarındaki beyazlıklardan kurtulmak gelir içinden. Hep ölümü biliriz, hayırlı ölümler dileriz, bir bizi bekleyen sonun o an olabileceğini aklımızdan geçirmeyiz. O anda geldi belki bu his benim derinlerime. Başımın üstünden geçmese de, o sevgililerin üzerinden geçen, kuru ekmek parçalarını ördeklere atan ihtiyar heyetini görünce duruldum. Bir ömür, kırıntıların altında iken, koca bir ömür başınızın üzerinden sulara karışmakta. Ördeklerin zamanında alamadığı her bir lokma ise, daha derinlere inmekte, balıklara ziyafet sunmaktadır. Hey gözünü sevdiğim tabiatı. Senin dünyanda çöp diye bir şey yok. Herkes nasibinin peşinde dolanıyor. Tek çöp üreten, bu evrende akıllı olduğunu düşünen biz âdemoğullarına has özelliktir. Baksana; sen yarını düşünürken, ben donup kalmışım o anda. Çıkacak, azim gösterecek, kabuğumu kıracağım zaman elime geçmişken, o kabuğun içinde çekirdeğe daha yakın yerlere sığınmak istemem çok garip. Mağara adamıyız. İşimizde, evimizde olduğu gibi hayatımızda da, kapalı kapılar arkasında kendimizi daha bir güvenli hissediyoruz. O an, yanımdan geçen lokmaları sayamadım ama sigaram da bitti. Bu an, benim için, sigara molası kadar kısa olsa da, geçen yıllarımı hatırlatacak kadar uzun ve soluksuz geçti. Düşüncelerime Bağlar, ismini hatırlamadığım onca yaşamlar ve sen eşlik ettin. O gün orada olmasan da, benimle olduğun için mutluyum.

 

----**----

 

Sonra an gelir, ani bir karar verir, tekrar basarsınız pedallara, uçar gidersiniz enginlere. Ben de öyle yaptım. Uçtum gittim.

 

Sivrihisar Caddesinde, kökeni Yenibağlar Mahallesine dayanan Berber İbrahim vardır. Ne zaman sorsam eskileri, “-Valla İsmail, ben 1985’lerde geldim sizin mahalleye, pek derinleri bilmem” der ama sohbetine bir katılsanız Kurtuluş Savaşı kahramanı Yakup Dede gibi anlatıverir. Çocukluğumda yanında çalıştığım, abime ve bana babalık eden Köfteci Şükrü Usta’mın öğretisi gelir aklıma…

 

“-Hayatta kendin için yapacağın en güzel şey çalmaktır. Lakin ne çalacağını iyi bileceksin. Namus ve başkasının alın terini değil, insanların güzelliklerini çalacaksın. Onları dinleyecek, onlara değer verecek, onlarla konuşacak ve senin için İnsan Olmak adına çalman gereken ne varsa çalacaksın.”

 

Bu hırsızlığa ben isim koyamamıştım, ta ki düne kadar. Düne kadar, insanları dinlerken, duygudaşlık kurmanın ne hoş olduğunu yaşamamıştım. Dinlerim. Öyle olmadık zamanlarda, sesini duymak dahi istemediğim insanların aslında bir değer ifade ettiğini, yalın kalan öfkelerin, anlık karar verilmiş, kısacası gerekli hırsızlıkların yapılmadığını anlayıveririm. O an yapamazdım. Bildiklerim ve evimde kutu gibi saklı duran hayatların ne kadar çok hırsızlık abidesi olduğunu anladım. Geçen zaman Bağlar oldu. Eskisi, Yenisi, Güllüğü, Hoşnudiyesi, Bahçelievleri falan hiç umurumda değil aslında. Maksat, o anlara geri döner, bu değerli insandan bende bir şeyler öğrenebilir miyim kaygım.

 

“-Kimler di abi onlar?” Demek, ilk adımım oldu. Sonra geldi gerisi. “-Oooo, Bisikletçi Faruk’u vardı bizim orada” dedi ve isimler isimlere karışmaya başladı.

 

Köfteci Şükrünün Çıkar İsmailRahmetli, Duba Lütfü,

Bakkal Yaşar,

Köfteci Sait,

Kasap Ali Rıza,

Rahmetli, Berber Hüsnü Cavcav,

Şumlu Berber Mehmet Amca,

Berber Yusuf ve oğlu rahmetli Bülent arkadaşım,

Salmanlar, İkizler Fırını,

Elektrikçi Hasan,

Terzi Şaban,

Fotoğrafçı Kemal Amca,

Köfteci Şükrü,

Tekel Bayii, Cumhur'un babası Yılmaz,

Kahveci Mustafa, kardeşleri Metin ve Tuncay,

Etemoğlu Camcı, Rahmetli Ethem Amca,

Kahveci İsmail,

Eticiler Kahvesi,

Tüpçü Sıkı,

Moda Konfeksiyon,

Kilimci Akif,

Pideci Çık Müslüm,

Motorcu Faruk,

Köşe başında çizgi roman kiralayan Tayfun Abi ve köpeği Dolar,

Mobilyacı Ahmet Şimşek,

Kömürcü Erkan,

Tezcan Marangoz Ahmet,

Bakkal Ali Cambazgil,

Ketenci İnşaat ve Gürkan Ketenci,

Abasın Kahve,

Buzlu Kafenin sahibi Kırbaş Sucu Ahmet,

Güllük girişinde Testere bileğicisi Erdal ve kardeşi rahmetli Ekrem,

Ardiyeci Hikmet Sülükoğlu,

At arabacısı Ahmet Abi,

Kahveci Karani,

Hayvanlara yem satan Yusuf,

Mobilyacı Bayram,

ION Mühendislik Mustafa Abi,

Bakkal İbrahim Yenice,

Rahmetli Beşir Amca, oğulları Rahmetli Hakkı, Fuat ve onun oğlu arkadaşım Öğretmen Nihat,

İkizler Market,

Manav Memiş,

Çekirdekçi Arif,

Şımga televizyon tamircisi Muzaffer,

İnhisarlı Halil’in Kahve,

Bisikletçi Rasim,

Ayakkabıcı Galip,

Marangoz Fevzi,

Sobacı Raim Kaya ve oğlu Şükrü,

Yorgancı ve hurdacı…

 

Liste uzadı da uzadı. Her bir hayat, her bir isim birbirleri ile bütün oldu, sene 85 oldu ve ben gerçek bir hırsız oldum…